Tevhidin Tebliği

Tarih tekerrürden ibarettir. Kuşkusuz bu Allah’ın (cc.) bir sünneti, dünya hayatının değişmeyen bir gerçeğidir. İnsanlık tarihinin başlangıcı aynı zamanda tevhid ve şirkin amansız mücadelesinin, kıyamete kadar sürecek olan Allah’ın taraftarları ile şeytanın yandaşları arasında sürecek olan savaşın da başlangıcı olmuştur. Tarihin her devrinde Allahü Teala, insanlara yol gösterici ve hakka çağıran elçiler göndermiştir. Tarihin her anı ise bu elçiler ile, onlara karşı savaş veren şeytan taifesi arasındaki mücadelelerle doludur. İnsanlara düşen görev ise sürekli tekerrür edegelen tarih içerisinde kendilerine bir yer bulmaktır. Ya Rahman’ın vahyine teslim olup tarihteki tevhid temsilcilerinin bugünkü halkası olacak, yada şeytanın yanında; Allah’ın ve mü’minlerin düşmanlarının safında yer alan bedbahtlardan olacaklardır. İşte tarihin tekerrürü de, dünya hayatı da ancak bundan müteşekkildir. Bu ikisinden ötede ya da arasında üçüncü bir yol mevcut değildir. Hak olan açıkça bellidir, ondan beride ne varsa hepsi ancak sapıklık ve dalalettir.
Hatırlanacağı üzere Şehadet isimli dergimizin bir önceki sayısında “Tarih Tekerrürden İbarettir” başlıklı bir yazı yazmıştık. O yazımızda “tarih boyunca tevhid mücadelesinin Kur’an’da anlatılan bölümlerine baktığımız zaman gerek rabbani çağrının içeriğinin, gerek rasuller tarafından bu davetin sunuluş tarzının, gerekse de toplumun hakim/otoriter tabakasını oluşturan istikbar güçlerinin, bu rabbani çağrıya karşı koyuş şekillerinin hep aynı” belirterek, egemen cahili sistemlerin tevhidin tebliğine karşı duruş biçimleri hakkında bilgi vermiştik. Bu yazımızda ise Allah’ın izni ile tevhidin tebliğinin tarih boyunca içeriği ve sunuluş tarzı açısından da hep tekrar ettiğini izah etmeye çalışacağız.
Evet tarih bir tekrardan ibarettir ve tarih devamlı surette Allah tarafından gönderilen elçilerin davetlerinin içeriği ve bu daveti toplumlarına sunuş tarzları açısından tekrar etmiş, bu noktada asla bir farklılık oluşmamıştır. Tüm rasuller aynı amaçla gönderilmiş ve gönderildikleri esasları aynı şekilde toplumlarına ulaştırmaya çalışmışlardır. Ne var ki; günümüz dünyasında toplumların bozulmuşluğu yanında, kavramlar birbirine girmiş, doğru ile yanlış ayırt edilemez olmuş ve her şey içinden çıkılmaz girift bir hal almıştır. Öyle ki, cehalet karanlıkları içerisinde boğulmuş halk kitleleri bir tarafa, Kur’an ve Sünnet ölçüsünde hareket ettiğini söyleyerek, tevhidi düşündüğünü iddia eden, kafalarındaki üç beş kuru bilgi sayesinde kendilerinin müslüman olabileceğini zanneden zavallı müslümanımsılar bile bu kavram kargaşası ve bozulmuşluk içerisinde tarih boyunca aynı şekilde tekrar eden tevhidin tebliği metodundan ve sunuluş tarzından habersiz kalmışlardır. Hakkı açıkca dile getirmek sertlik ve kabalık olarak isimlendirilmeye başlanmış, Şehid Seyyid Kutub’un deyimi ile insanı alnından ve ayaklarından bağlayan “müslümanları tekfir ediyorlar” töhmetine düşürmüştür. Küfür önderlerini ve şirkin elebaşlarını ismen zikretmek kendilerini davetçi ya da İslam çağrıcısı olarak adlandıran bir çok kimseyi korkutmaya başlamış, bu şekilde ortaya konulan bir davet, rabbani hareket tarzına aykırı olmakla suçlanmıştır. Ancak kesin olarak bilinmesi gerekir ki; nasıl namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetleri belirleme yetkisi Allah’a ait ise ve bu ibadetlerin yapılış şekilleri, her türlü hususiyetleri belirli kurallarla belirlenmiş ise, insanları İslam’a davet etmenin şartları da Allah tarafından belirlenmiştir. Ne davetin içeriği, ne sunuluş tarzı ve ne de mücadelenin şekli hususunda Allah insanları kendi hallerine serbest bırakmamıştır.
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (Kıyame Suresi: 75/36)
Allahü Teala (cc) peygamberler göndermiş ve bu elçiler vasıtasıyla insanları kendisine kulluk etmeye çağırmıştır. Bu elçilerden hiç birisini, yaşantılarını şekillendirme noktasında kendi haline bırakmamış, takip etmeleri gereken yolları eksiksiz bir şekilde ancak kendisi belirlemiştir. Şimdi birileri çıkar da Allah’ın peygamberlerine bile vermediği bu hakkı kendilerinde görürlerde, insanlara sundukları davette, Kuran ve Sünnette bulunmayan bir yol takip ederlerse, ortaya konulan bu hareket İslami bir çağrı olarak isimlendirilemeyecek ya da yapılan bu davet insanları İslam’a davet etmek adını almayacaktır.
Allah peygamberlerinden bir kısmına kitap vermemiş, bir kısmını da indirdiği kitaplar ile sadık yol göstericiler kılmıştır. İster kitap verilen isterse kitap verilmeyen peygamberler olsun, Allahü Teala’nın (cc) gönderdiği tüm peygamberler toplumlarını, yalnız ve yalnız bir olan Allah’a ibadet etmeye, O’ndan başkasına ibadet etmemeye, sahte rabb’leri inkar etmeye çağırmışlardır.
Allah Telala kitabı indiriş amacının da, peygamberleri gönderiş amacının da bu olduğunu apaçık belirtmektedir.
“Bu Kitap Allah'tan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.-” (Hud Suresi: 11/2)
“Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: -Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin- diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya Suresi 21/25)
Zariyat Suresi 56. ayette “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyuran Allah Teala tüm toplumlara elçiler göndermiş ve asıl yaradılış gayelerinden sapan insanları asıllarına dönmeleri için uyarmıştır.
“Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf Suresi: 12/40)
“Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın...” (Nisa Suresi: 4/36)
“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâh'ınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabb’ine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf Suresi: 18/106)
“Çünkü Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. O'na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.” (Zuhruf Suresi: 43/66)
Bu ayetlerde yer alan ibadet; hayatın her alanında ölçü ve düzen koyucu, şekillendirici ve yapılacak her işte istisnasız olarak O’nun rızasının aranacağı bir yaşam tarzını anlatmaktadır. Yani ibadet; itaatin kayıtsız ve şartsız olarak yalnız ve yalnız Allah’a yapıldığı bir yaşantıda aslına dönmektedir.
Allah Teala yalnızca kendisine ibadet etmenin gerekliliğini belirtirken, bu ibadetin ise yalnızca Allah’a ve Resülüne itaat etmekle gerçekleşebileceğini de açıkça anlatmıştır.
“De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Ali İmran Suresi:3/32)
“Biz her peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisa Suresi: 4/64)
“Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (Nuh 71/3)
İstisnasız her ümmete Allah’ın din olarak gönderdiği ve elçileri vasıtasıyla yalnızca kendisine ibadet etmeye çağırdığı, bu ibadetin ise kayıtsız ve şartsız olarak Allah’a itaat etmekle ve tağutları reddetmekle gerçekleşeceği İslam ancak budur. Davetin aslı ise, insanları tağutları inkar etmeye, sahte rabb’lere itaat etmemeye, Allah’ın rıza göstermediği herhangi bir işte başkalarına itaat etmemeye çağırmaktır. Zira Allah’ın rıza göstermediği bir işte insanlara itaat etmek Allah’tan başkalarına ibadet etmek olacak, sahibini ise cehennem ehli, kafir ve müşriklerden yapacaktır.
“And olsun ki biz, -Allah'a kulluk edin ve tâğut'tan sakının- diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl Suresi: 16/36)
“Tâğut'a kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele.” (Zümer Suresi: 39/17)
Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir. Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara Suresi: 2/256,257)
Yukarıdaki ayetlerde de açıkça görüleceği üzere Allah her ümmete peygamberler göndermiş ve her peygamberi de, insanları tağutu reddetmeleri hususunda uyarmaları için vazifelendirmiştir. İşte dünya ve ahiret saadetinin yegane yolu, Allah’a kulluk etmenin şekli ve Allah’ın din olarak razı olduğu İslam’ın aslı da budur. Tağutları reddetmeden, onları inkar etmeden yapılacak bir iman sahih bir iman olmayacak, sahibini saadete ulaştırmak yerine ateşin ashabından kılacaktır. Çünkü bu imana şirk karışmıştır.
“Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler.” (Yusuf Suresi: 12/106)
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (Nisa Suresi: 4/48)
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa Suresi: 4/116)
Tüm bu anlatılanlardan sonra İslam’a girebilmenin ve Allah’a iman edebilmenin ilk şartı olan La İlahe İllallah sözünün aslı ortaya çıkmaktadır. Davetçiler ise insanları İslam’a davet ederlerken tahrif edilmiş içi boşaltılmış, salt bir sözden ibaret olan La İlahe İllallah sözüne değil, Allah’ın vahyettiği ve Rasulullah’ın hayatında şekillendirdiği, ancak Allah’a ve Resulüne itaatle, tağutları reddetmekle, sahte rabb’leri inkar etmekle ve kayıtsız şartsız bir teslimiyetle gerçekleşecek olan La İlahe İllallah sözüne davet etmeleri gerekmektedir. Aksi halde günümüzdeki gibi yüzde doksanı La İlahe İllallah diyen müşrik bir toplum meydana gelecek, insanlar kendilerini hidayette zannederlerken cehennem çukurunun tam ortasında olduklarının farkına bile varamayacaklardır.
“O, bir gurubu doğru yola iletti, bir guruba da sapıklık müstahak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” (Araf Suresi: 7/30)
“Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf Suresi: 43/37)
İnsanları Allah’ın dinine davet ederken dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan bir tanesi hiç kuşkusuz sunulan davetin apaçık ve berrak bir şekilde olması gereğidir. Allahü Teala bir çok ayetinde Rasul’ün görevinin apaçık bir davet olduğunu bildirmiştir.
“Ortak koşanlar dediler ki: -Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız ondan başkasına tapmazdık. Onun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.- Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlerin üzerine açık seçik tebliğden başka bir şey düşer mi!?” (Nahl Suresi: 16/35)
“Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.” (Teğabün Suresi: 64/12)
Bu ayetler de bahsedilen mübin, apaçık tebliğden kasıt ise hiç şüphesiz daveti insanların anlayabileceği bir dille ortaya koymak, insanların kabul etmesi gereken esasları net olarak onlara hatırlatmak, reddedilmesi gereken esasları en yalın haliyle ortaya koymaktır. Allah’tan gayrı tüm sahte ilahların reddi istenmeli, reddedilmesi gereken putlar ve putperestler birebir ismen zikredilemeli, böylece muhatabların kafasında davetin anlaşılması hususunda zerre kadar dahi olsa bir soru işareti kalmamalıdır. Nitekim Kur’an’ın Mekke’de inen kısımları apaçık tebliğin nasıl yapılacağını gözlerimizin önüne yine apaçık bir şekilde sermektedir. Allahü Teala Kuran’da Mekkeli müşriklerin putlarının isimlerini birebir zikretmiş, insanları açıkça uyarması için peygamberine vahyetmiştir. Rasulullah ise o günün putlarını diline dolamış ve onların batıl olduğunu açıkça ifade etmiştir:
“Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı. Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı.” (Necm Suresi: 53/19,20)
“(Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman: "Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?" diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.” (Enbiya Suresi: 21/36)
Bugünün davetçilerine düşen vazife, nasıl her peygamber yaşadığı toplumun putlarına, sahte ilahlarına ve rabb’lerine ismen değinmiş ise aynı şekilde günümüzün Lât, Menât ve Uzzâ’larını topluma açıkça tebliğ etmektir. Allah’ın Kuran’da tağut olarak adlandırdığı Firavun’un günümüz temsilcisinin, TC. parlementosu olduğunun, her parlementerin ise ilahlık iddiasına kalkışmış olan sahte rabb’ler olduğunun ortaya açıkca konması gerekmektedir. Davetçilerin her türbe tekkenin birer şirk yuvası olduğunu bildirmesi, Allah’ın lanetle andığı Ebu Leheb’in günümüz temsilcileri olan küfür önderlerini açıklaması gerekmektedir. Bire bir Atatürkler, İsmet İnönüler, Ecevitler, Çevik Birler ve onlar gibi küfür önderi sapkınlar ismen belirtilerek insanlar uyarılmalıdır. Celalettin Rumi’lerin, Sadrettin Konevi’lerin, Eyüp Sultan’ların, Süleyman Hilmi’lerin, şucu bucu baba ve anaların ölmüş insanlar oldukları, kendilerine bile fayda veremeyecekleri, kendilerine söylenenleri duyamayacakları, isteyenin de isteneninde aciz olduğu, onlardan fayda beklemenin ise şirk olduğu apaçık belirtilmelidir.
“Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirlerdekilere işittiremezsin!” (Fatır Suresi: 35/22)
“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi: 22/73)
Topluma kesin bir küfür ve şirkin içinde bulunduğu açıkça söylenerek onları İslam dinine davet etmelidir. Toplumu içinde bulundukları karanlık durumdan haberdar etmeli, küfür ve şirklerinden vazgeçerek İslam’a girmeleri istenmelidir. Aksi halde kendisini müslüman zanneden toplum ne küfür, ne de şirk işlediğini kabullenmeyecek, kendilerini belki günahkar olan müslümanlar olarak isimlendirecek, hidayette olduklarını zannederken şirkin en derin bataklığına saplanmaktan kurtulamayacaklardır.
Nitekim Allahü Teala Mekke’de Rasülüne, kendilerini İbrahim (a.s)’ın dinine nispet eden, doğru yolda olduklarını iddia eden Mekke halkına karşı şirk üzere olduklarını ve kafirler olduklarını açıkça yüzlerine vurmasını istemiş, Kafirun suresinde bu isteğini Rasulüne “De ki” emri ile bildirmiştir. Resulullah’da Allah’ın bu emri uyarınca Mekke’nin kendilerini hidayette zanneden müşrik toplumuna karşı açık bir şekilde şunları söylemiştir.
“De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (Kafirun Suresi: 109/1,6)
Yine Kur’an’ın Mekke’de inen kısmında o günün küfür önderi ve elebaşısı Ebu Leheb ve karısı ismen anılmış, onun cehennem ashabı olduğu bildirilmiş, bu bildiri ise Rasulullah (s.a.v) tarafından bizzat dile getirilmiştir. Acaba bu ayet bugün nazil olsa idi yine Ebu Leheb’mi anılırdı yoksa bugünün küfür önderlerine mi ismen değinilirdi?
İşte günümüz İslam davetçilerine düşen de bu açıklıkta tevhidi sunmaları, tıpkı Rasulullah’ın (s.a.v) yaptığı gibi müşrik ve kafir kimselerin kimlikleri kendilerini hatırlatılmalıdır. Küfür önderleri ve onların yardakcıları birebir ismen zikredilemeli, bu küfürlerinde devam ettikleri takdirde ebedi cehennemlik olacakları kendilerine hatırlatılmalıdır. Bu asla bir kabalık, bir sertlik değil bilakis rahmet ve merhametin ta kendisidir. Zira rahmet, Allah’ın indirdiklerinde, Rasulullah’ın örnekliğine tabii olmakta mevcuttur. Allah’ın indirdiğinden gayrı bir hareket ancak sapıklıktan ve delaletten başka bir şey değildir.
Tevhidin tebliğinde bu açıklık net olarak Hz. İbrahim’in tevhidi sunuşunda da görülmektedir.
İbrahim (a.s), Allahü Teala tarafından Kuran’da yumuşak huylu ve hilim sahibi olarak nitelendirilmektedir.
“Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” (Tevbe Suresi: 9/114)
“İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi.” (Hud Suresi: 11/75)
Yine İbrahim (a.s) bu sevgi ve merhametinden dolayı babasına hitaben “babacığım” diye seslenmektedir:
“Kitap'ta İbrahim'i an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi. Bir zaman o babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.” (Meryem Suresi: 63/42-45)
Ancak yumuşak huylu, hilim sahibi olan İbrahim (a.s), söz konusu Allah’ın dinini açıkça tebliğ etmek olunca bakınız bu görevi nasıl ifa etmektedir:
“İbrahim, babası Âzer’e: -Birtakım putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum- demişti.” ( En’am Suresi 6/74)
“İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: -Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi inkar ediyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mümtahine Suresi: 60/4)
“Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: -Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?- demişti. Dediler ki: -Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.- Dedi ki: -Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz.-” (Enbiya suresi: 21/51-54)
“(İbrahim dedi ki:) Yuh olsun! Size de Allah’tan başka taptıklarınıza da. Hala akıllanmayacakmısınız?” (Enbiya Suresi: 21/67)
Bu ayetlerden açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki; İbrahim (a.s), bizzat put yapıcısı babasına ve putperest kavmine karşı daveti tüm çıplaklığı ile ortaya koymakla kalmamış, babasının ve kavminin içinde bulundukları durumu yüzlerine karşı açık bir şekilde “Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” diyerek dile getirmiştir. Yine kavminin putlarını diline dolamış durmuş, “Yuh olsun! Size de Allah’tan başka taptıklarınıza da” diyerek hem kavmini, hem de kavminin ibadet/itaat ettiği canlı cansız tüm putlarını aşağılamış, onların aciz varlıklar olduklarını ortaya koymuştur. Nitekim kavminin “İbrahim adında bir gencin, ilahlarımızı diline doladığını duymuştuk” söylemi İbrahim (a.s)’ın bu sahte ilah ve rabb’lere karşı tavrını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
İşte Allahü Teala’nın bizlere kendisinden örnek almamızı istediği İbrahim (a.s)’ın daveti ve işte yumuşak huylu ve hilim sahibi olmak... Şimdi birtakım kimseler çıkıp ta “yumuşak olmak lazım. İslam hoş görü dinidir. İnsanlara kafir, müşrik ve sapık diyerek onları kendimizden uzaklaştırmamalıyız” gibi gazeller okumaya kalkarlarsa deriz ki : “Bizim yolumuz İbrahim’in ve Muhammed Aleyhisselamın yoludur. Bizce takip edilmeye layık, taviz veremeyeceğimiz yegane tek yol budur. Sizde dilerseniz doğru yola gelin, dilerseniz de kendi yanınızdan uydurduğunuz metotlarınızda sabit kalın. Allah bizleri doğru yola iletmişken sizin hevalarınıza uymak bizim için olacak şey değildir.”
“İbrahim'in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? And olsun ki, biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.” (Bakara Suresi: 2/130)
“İşlerinde doğru olarak kendini Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmiştir.” (Nisa Suresi: 4/125)
“Sonra da sana: -Doğru yola yönelerek İbrahim'in dinine uy! O müşriklerden değildi- diye vahyettik.” (Nahl Suresi: 16/123)
“De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.” (Enam Suresi: 6/161)
Artık bu hususta da fazlaca söze gerek yoktur. Zira yüce Allah Şöyle buyurmaktadır:
“Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kuran’dan sonra hangi söze inanacaklar?” (Araf Suresi: 7/185)
İşte apaçık olan sahih bir tebliğ böylece yapılacak işte o zaman ancak Allah’ın rızasına ulaşmak mümkün olabilecektir.
Burada yeri gelmişken davette gizlilik prensibi üzerinde de durmakta fayda vardır. Bugün bazı kimseler Rasulullah’ın, vahyin ilk dönemlerinde 3 yıl boyunca gizlilik yaptığını, daha sonra davetini açıkca dile getirdiğini öne sürerek toplumsal bazda açık bir tebliğin yapılmasının İslam’ın hareket metoduna uymadığını, öncelikle en yakınlarımızdan başlamak suretiye ferdi planda bir davetin ortaya konulması gerektiğini söylemektedirler.
Bilinmesi gerekir ki; İslami harekette gizlilik davetin bizzat topluma sunuluşunda değil, bilakis müslümanlardan oluşan İslami hareketin teşkilatsal yapısındadır. Zira İslami hareket öncelikle içerisinde bulunulan sistemin hakim/otoriter tabakasına karşı bir direniş, aynı anda topluma karşıda bir ıslahat hareketidir. Kur’an’ın, İslam’ın hareket metodunu açıklayan ayetlerine baktığımızda bu çok açık bir şekilde görülmektedir. Tüm rasuller Allah’tan aldıkları esasları öncelikle toplumun hakim/otoriter tabakasına sunmaya başlamışlar, aynı zamanda toplumlarına karşıda bir ıslahat mücadelesi vermişlerdir. Ve bu noktada ne davetlerinin başlangıcında ne de devamında asla daveti gizleme gibi bir tavır sergilememişlerdir. Rasulullah (s.a.v)’in bir müddet gizli davet yaptığını ileri sürmek, Allah Rasulü’nün tarih boyunca hiç değişiklik arzetmeyen ve aynı şekilde devam eden tebliğ metodundan farklı bir yol takip ettiğini ileri sürmek olacaktır ki, Rasulullah (s.a.v) böyle bir şeyden tamamen münezzehtir.
Kur’an da bahsedilen davet önderlerine baktığımızda yukarıda zikrettiğimiz esasları görmemiz çok çabuk olacaktır. Bırakın rasulleri, Kur’an’da zikredilen Ashabı Kehf ve Ashabı Karyetin davetçileri bile böyle bir gizliliğe sığınmamışlardır.
Ashabı Kehf davetçileri sekincileri köpekleri olmak üzere toplam yedi kişiydiler. Ve karşılarında koskoca bir Roma İmparatorluğu vardı. Buna rağmen bu kutlu davetçiler “güçlenip, kuvvetlenmemiz lazım. Onun için bir müddet gizlenmemiz gerekir” şeklinde martavallar okuyarak Allah’ın dinini sunma noktasında şahsiyetsiz ve karaktersiz bir şekilde gizlilik ayaklarına sığınmamışlardır.
Ve yine Ashabı Karyetin’in büyük şehidi Habib bin Neccar... O’da bu daveti duyar duymaz koşmaya başlamış, kavminin karşısına geçerek çok açık bir şekilde hiçbir gizliliğe yer vermeden, müstehar isimler kullanmadan hakkı haykırmış ve bu tavrıyla da Allahü Teala’nın müjdesine nail olmuştur:
“Ona -cennete gir- denildi. O -ne olurdu kavmim bilseydi. Rabb’imin beni bağışladığını ve beni ikram olunan kullardan kıldığını- dedi.” (Yasin Suresi: 36/26-27)
İşte İslama davet bu şeklide hiçbir gizliliğe yer vermeyecek bir şekilde müstekbir tabakaya karşı bir direniş, topluma karşı da bir ıslahat hareketidir. Davetin başlangıcının direniş olduğu düşünüldüğü zaman davetçinin, gerek davetinin, gerekse de kimliğinin gizlenmesi gibi saçma bir durumun İslam’ın hareket metodunda kesinlikle olmayan bir durum olduğu daha net anlaşılacaktır.
Davetin bu şekilde apaçık, net ve mübin bir şekilde sunulması ile birlikte toplumun yönetici tabakasını oluşturan istikbar güçleri bütün güçleri ile bu daveti engellemeye çalışacaklardır. Fakat davetçiler asla haktan taviz vermeden, eğilip bükülmeden Allah’ın kendilerine gösterdiği o apaçık hidayet yolunu gizlemeden kafirlerle en güzel şekilde mücadele etmelidirler. Davetçi için davetten vazgeçmek ya da kaçmak söz konusu değildir. Gerçekten de Kur’an da anlatılan tüm davetçiler güçlerinin yettiği son hadde kadar kafirlerle mücadeleden vazgeçmemişlerdir.
“Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir!” (Hud Suresi: 11/32)
“(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” (Nahl Suresi: 16/125)
“Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.” (Kamer Suresi: 54/9)
“(Sonra Nuh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim; Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra, ben kendilerine haykırarak davette bulundum. Sonra, onlarla hem açıktan açığa hem de gizli gizli konuştum.” (Nuh Suresi: 71/5-9)
“Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabb’ine davet et. Asla müşriklerden olma!” (Kasas Suresi: 28/87)
Tevhid’in tebliğinde diğer önemli bir husus ise şudur: Tevhide tebliğ, ancak ve ancak Allah’ın rızası için yapılmalı, bu noktada asla dünyevi bir menfaat elde etmeye çaılşılmamalıdır. Çünkü tüm davet önderleri yüklerinin Allah tarafından kendilerine verilmiş bir görev olduğu bilinci ile hareket etmişler ve davetleri karşılığı dünyevi bir menfaaat asla beklememişlerdir. Günümüz davetçileri de davetlerini salt Allah’ın rızasına ulaşabilmek bilinciyle yapmalı, asla ve asla davetlerine karşı bir ücret ya da dünyevi bir çıkar beklememelidirler.
“İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an) âlemler için ancak bir öğüttür.” (Enam Suresi: 6/90)
“Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabb’idir.” (Şuara Suresi: 26/109,127,145,164,180)
"Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir." (Yasin Suresi: 36/21)
Sonuç olarak bir kısmını verdiğimiz ayet meallerinden de açıkça anlaşılacağı üzere davetin şekli bellidir. Davette metod, üslup, davetçinin yapması ve yapmaması gereken tüm ayrıntılar tamamıyla belirtilmiştir. Allah’ın övdüğü davetçilerden herhangi birinden de aksi bir davranış söz konusu bile olmamıştır.
Nuh (as), İsa (as), Musa (as), Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Karye ve Muhammed (sav) hep aynı kaynağa itaat eden davetçilerdir.
Firavunlar, Hamanlar, ileri gelen mutlu azınlık, Ebu Cehiller, Ebu Lehebler ve bunların günümüz temsilcileri olan TC Parlementosu, sermayeye sahip olanlar, medyası, Diyanet İşleri, İnönüler, Ecevitler, Baykallar da hep yine aynı kaynaktan beslenen şeytanın askerleri olan zorbalardır.
Allah’a hamd olsun bizler vazifemizi biliyoruz. Rabb’imizden bizi hak olan yolunda sabit kılmasını dileriz. Bize düşen ancak apaçık bir uyarıdan başkası da değildir.
“ Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabb’ine giden bir yol tutar.” (İnsan Suresi: 76/29)
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: -Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır.” (Şura Suresi: 42/15)
Hamd doğuda ve batıda ibadet/itaat edilmeye tek layık alemleri Rabb’i olan Allah’a mahsustur.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır