Müslüman Olmanın Gereği

Müslüman Olmanın Gereği

 

Kaçınılmaz bir gerçektir ki, gerek maddi gerekse ma­nevi her türden bir değere sahip olabilmek, önce­likle bu değe­rin gereğini yerine getirmeyi, sonra da bunun bedelini öde­meyi gerektirmektedir. Bu doğa­nın tabiatında var olan ke­sin bir gerçektir. Ne türden olursa olsun insan için bir de­ğere sahip olabilme­nin tek yolu ancak o değerin gere­ğini ye­rine getirmekle ve yine aynı değere sahip olmanın bede­lini de ödemekle mümkün olabilmektedir.

İnsanoğlu için dünyadaki değerlerin en büyüğü ise hiç kuşkusuz İslam nimetidir. Zira İslam nimeti ile şerefle­nen ve Müslüman olarak isimlendirilen bir kul, sahip olduğu bu değer sayesinde sadece Allah’a tes­lim olmanın bir so­nucu olarak kula kulluktan kurtulacak, gerçek hürriyet ve öz­gürlüğü tadacak, böy­lece şu kısacık dünya hayatında mad­den ve manen huzuru yakalayacaktır. Müslüman ferdin sahip olduğu bu değerin mükâfatı sadece dünya hayatı ile son bulmaya­cak, asıl hayat olan ahiret yurdunda da sahip ol­duğu bu de­ğer karşılığında âlemlerin Rabbinin rızasına, altla­rından ırmak­lar akan cennetlere kavuşacak­tır. Ancak böyle eşsiz bir mükâfata sahip olabilmenin de öncelikle be­lirli gerekleri, şart­ları olup, daha sonra da sahip olunan bu değe­rin bedelini ödemek de kaçınılmazdır.

İslam olabilmenin ve İslam üzere bir hayat sürebilme­nin elbette ilk ve en öncelikli şartı, kişinin ha­ya­tı­nın her alanında yüce Allah’a teslim olması, yaşamının her anını Allahü Teala’nın direktifleri doğrultu­sunda sür­dür­mesi­dir. İs­lam teslim olmaktır. Kulun kendi tercihlerini ta­mamen Allahü Teala’ya sevk etmesidir. Öyle ki Müslüman olan bir kul için artık hayatının her anı yüce Allah’ın emirleri doğrultu­sunda olmak zorundadır. Diğer bir ifade ile İslam, ku­lun yaşamına direk olarak Alahü Teala’nın müdahil ol­ması ve bu müdahaleye de kulun kayıtsız ve şartsız teslimiyetidir. Müslüman olduğunu iddia eden bir kimse için hayatı ile ilgili me­selelerde Allahü Teala’dan başka asla bir söz sahibinin ol­mamasıdır İslam.

“Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmet­tiği zaman, gerek mümin bir erkek ve ge­rekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resu­lüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.” (Ahzab Suresi: 33/36)

İslam olan bir kul öncelikle sosyal hayatının tamamını yüce Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşa­yacak­tır. Gi­yim kuşam, yeme ve içme, dost­luk ve düşmanlık vs… gibi ha­yatın her alanında, fer­din karşılaştığı durum­larda tek söz sa­hibi Allahü Teala olacaktır. Öyle ki Müslüman kul canı ne is­terse yeyip içemeye­cek, istediğini giyip çıkartamaya­cak, iste­diği kişi ile arkadaş olup, bağım­sız, kendi tercihi doğrultusunda istediği kişi ile düşman olamayacak­tır. Günlük yaşantısında iste­diği za­man uyuyamayacak istediği zamanda uya­namaya­caktır. Ağzına ne gelirse konuşamaya­cak, ti­caretini kendi isteği doğrultusunda, şartla­rını ve kurallarını kendisi belirleyerek yapamayacak­tır. Hatta ticareti sonucunda kazan­dığı mal ve mül­künü dahi kendi nefsi arzusuna göre harcayamaya­cak, ancak Allah’ın belirlediği esas­lar doğrul-tusunda bu malını ve mülkünü değer­len­direbilecektir. Tüm bu dile getirdiğimiz hu­sus­lar, Allah’ın indirdiği, hak ile batılı birbirin­den ayı­ran Kur’an’ı Kerim’in de en ince detayına kadar be­lirlenmiştir. Müslüman bir fert yaşamında bu esaslara kayıtsız ve şartsız teslim olmak, gö­nül rı­zası ile bu esaslara itaat etmek ve boyun eğ­mek zorundadır. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de anlatı­lan tica­ret hukuku ve faizin haramlığı, Müslü­man bir şah­siyetin ticaret hayatına yön ver­mekte, zekat, in­fak, israftan ve cimrilikten ka­çınma emirleri, ticare­tinde kazandığı malı nasıl har­cayacağını bildir­mekte, vela (dostluk) ve bera (beri olma, uzak durma) akıdesi, Müslümanın kim­lerle arka­daş, dost olacağını, kimlerden ise uzak ka­lacağını belirle­mekte, namaz vakitleri ve bir çok ayette açık bir şekilde dile getirilen “gece kalk emri”, Müslümanın yatma ve kalkma saatle­rini tayin et­mektedir. Bu noktada Allah’ın kitabına baktığımız zaman örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. An­cak burada yeri gelmiş iken Müslümanın gün­lük hayatına yön veren direktifler­den birkaç ayeti ör­nek vermekte fayda vardır:

“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiş­tir, Onlar ki, namazlarında huşû içinde­dirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirir­ler. Onlar ki, zekat (vazifelerini) ye­rine getirirler. Ve onlar ki, iffetlerini korur­lar. An­cak eşleri ve ellerinin sahip ol­duğu (cariye­leri) hariç. (Bunlarla ilişkilerin­den do­layı) kı­nanmış değillerdir. Şu halde, kim bu­nun öte­sine gitmeyi isterse, işte bun­lar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar ki, ema­net­lerine ve ahidlerine riayet ederler, Ve onlar ki, namazla­rını muhafaza ederler, İşte asıl onlar varislerdir. Ki, Firdevs'e varis olan bu kimse­ler orada ebedî kalırlar.” (Mü’minun Suresi: 23/1-11)

“Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlı­dır ve sonuç itibariyle de daha güzeldir. Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz, gönül, bunların her biri yap­tıkların­dan sorumludurlar. Yeryüzünde ki­bir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yara­mazsın ve boyca da dağlara erişemez­sin. Kötü olan bütün bu yasaklar, Rabbinizin sev­mediği şeylerdir.” (İsra Su­resi: 17/35-38)

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten mü­minler iseniz. Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.” (Bakara Suresi: 2/278-279)

“O çok merhametli Allah'ın (has) kul­ları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürür­ler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı za­man (incitmeksizin) –selam- derler (geçer­ler). Ve onlar ki, Rablerine secdeler ve kıyam­lar ederek yatarlar.” (Furkan Suresi: 25/63-64)

Görüleceği üzere yukarıdaki ayetler Müslü­man olduğunu iddia eden bir kul için kesin ve tartış­masız uyması gereken direktiflerdir. Yine Kur’an’ı Kerim’e baktığımız zaman yukarıda örnekle­rini verdiğimiz direktifler doğrultusunda birçok ayete rastlamak mümkündür. Tüm bu direk­tif­lere kayıtsız şartsız tel­sim olmak, hayatın her ala­nında bu direktiflere göre hareket etmek, ilk başta da dediğimiz gibi İs­lam nimetine sahip ola­bilmenin, Müslüman ola­rak isimlendirilebilme­nin kaçınılmaz bir gereğidir. Bu gerekleri yerine ge­tir­meden, daha açık bir ifa­deyle yaşantıyı tama­men vahyin önderliğinde bir dü­zene sokmadan ger­çek anlamda bir İslam’dan ve Müslümandan bah­setmek pek yerinde olmayacak­tır.

Bununla beraber Müslüman olan bir kul, na­sıl ki, sosyal hayatını ve yaşama biçimini Allahü Teala’dan alıyorsa, aynı şekilde ceza hukukunu da Allahü Teala’dan al­malı, yine sosyal hayatın kaçınılmaz bir gereği olan idare etme ve var olan idareye itaat etme nok­tasında da Allah’ın direktifleri doğrultusunda bir hayat sürdürmelidir. La İlahe İllallah tevhid keli­mesi ile bağlı kalmaya söz verdiği esasları asla unutmamalıdır. Zira bu noktada yapılacak kü­çük bir yanlış tevhid kelimesini bozacak ve yap­tığı bü­tün fiilleri boşa çıkaracaktır. O halde Müs­lüman bir şahsiyet bu noktada da, yaşantı­sında tamamen Al­lah’ın indirmiş olduğu esasları gö­zetmek zorunda­dır. Müslüman bir şahsiyet idare makamında ise an­cak ve ancak Allah’ın indir­dikleri ile idare etmeli, Allah’ın indirdiği ile hük­metmeyenlerin kafir, zalim ve de fasıklardan ol­duğu gerçeğini devamlı hatırda tutmalıdır. Be­şeri esaslı ideolojileri kabul etmemeli, Allah’ın indir­diği ile hükmetmeyen, Allah’ın indir­diği hüküm­leri bir kenara atarak kendi yanların­dan çı­karmış olduk­ları uyduruk kanunlarla insan­ları sevk ve idare et­meye çalışan azgın tağutlara asla itaat etmemeli, onlara bu noktada yetki verme­meli­dir. Bakınız bu noktalarda da Allahü Teala’nın emir ve direktifleri gayet açık ve de net bir şe­kilde bizlere bildi­rilmiş­tir.

“Ey iman eden­ler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer her­hangi bir şeyde an­laşmazlığa düşerse­niz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten ina­nıyorsanız, onu Al­lah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyi­dir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa Su­resi: 4/59)

“Şunları görmüyor musun? Kendileri­nin, sana indirilene ve senden önce indiri­lene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inan­ma­maları kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeye­cekleri ka­dar iyice sapıklığa düşür­mek istiyor.” (Nisa Suresi: 4/60)

“Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildik­leri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekiş­meli işlerde seni hakem yapıp sonra da se­nin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sı­kıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle bo­yun eğme­dikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa Su­resi: 4/65)

“…Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendile­ri­dir… Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendile­ridir… Ve kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendile­ri­dir.” (Maide Suresi: 5/44-45-47)

“Gerçekten doğru yol kendilerine açıkça belli olduktan sonra gerisin geri küfre dönenlere şeytan, kötülüklerini güzel göster­miş ve onları uzun emellere düşürmüş­tür. Çünkü onlar Allah'ın indirdi­ğini beğenmeyen kimselere: -Bazı işlerde biz size itaat edece­ğiz.- demişlerdi. Oysa Al­lah onların gizledikle­rini biliyordu.” (Muham­med Su­resi:47/25-26)

Müslüman bir şahsiyet için sahip olmuş ol­duğu dinin diğer bir gerekliliği ise hiç şüphesiz iman ettiği ilkeleri en açık ve yalın hali ile dile getir­mesidir. Zira İslam La İlahe İllallah kelime­sine şehadet etmektir. Şehadet ise şahitlik edilen hu­susları devamlı surette dile getirmeyi gerekli kıl­maktadır. İşte bu noktada Müslüman şahsiyet iman ettiği prensipleri dile getirmeye başladığı za­man elbette yeryüzünün azgın otoriter tağutlarının öfkesini üzerine çekecek ve sahip ol­duğu İslam de­ğerinin bedelini de ödemeye başlaya­caktır. Zira Allah’ın indirdiği ile hükmetme­yen hiçbir egemen güç, Müslümanın iman ettiği prensipleri açık bir şe­kilde dile getirme­sine tahammül edemeyecektir. Ta­rih bo­yunca nebevi hareketlere bakıldığı zaman çok açık bir şekilde görülecektir ki, ne zaman İs­lam ni­meti ile nimetlenen davetçiler bu değerin ge­reği olarak iman ettikleri esasları dile getirmeye başla­mışlar, işte o zaman egemen cahiliyye ile yüz yüze gelmişler ve sahip oldukları değerin bede­lini öde­mek zorunda kalmışlar­dır. Bu dün böyle ol­duğu gibi bu­günde böyle olacaktır. Müslü­man fer­din sahip olduğu değerin bedeli, tüm dünya­nın ege­men güçlerini karşısına al­ması ve bu noktada on­lardan gelebilecek baskı, zulüm, esa­ret, hicret ya da şehadet olacaktır. Mutlak surette tevhidi esas­lara göre hareket eden Müslüman şahsi­yet bu bedeli ödemek zorunda kalacaktır. Bu noktada da Allahü Teala’nın ayetleri kesin ve apa­çıktır. Okuyoruz…

“Yoksa siz, kendinizden önce gelip ge­çenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandı­nız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar do­kundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygam­ber ve beraberinde iman edenler: -Al­lah'ın yar­dımı ne zaman?- derlerdi. Bak işte! Gerçek­ten Allah'ın yardımı yakındır.” (Ba­kara Suresi: 2/214)

“Elif, Lâm, Mîm. İnsanlar, imtihandan ge­çirilmeden, sadece "İman ettik" demele­riyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Yemin olsun ki, biz onlardan öncekileri de imti­han­dan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğru­ları or­taya çıkaracak, yalancıları da mutlaka or­taya koyacaktır.” (Ankebut Suresi: 29/1-3)

Müslüman şahsiyet bilmelidir ki, tarih bo­yunca kendisinden önce Allah’ın dinine davet eden ve bu yolda yürüyen tüm davetçiler, Allah’a teslim olmak gibi büyük bir nimetin bedelini birçok sı­kıntı ve musibetlere uğramakla ödemişlerdir. Bu be­del ödenmeden asla kurtuluşa ermek söz ko­nusu değildir.

Müslüman şahsiyet, aziz ve hamde layık olan yüce Allah’a iman ettiği için, Ashab-ı Uhdud da­vetçileri gibi ateşe atılıp yakılabilece­ğini (85/8), mü’min da­vetçilere katılıp onlara destek olduğu için, Ashab-ı Karyetin davet­çisi gibi taşlanarak öl­dü­rülebileceğini (36/20-27), yüce Allah’ın uluhiyetini müşrik topluma ulaştırıp onları yal­nızca alemlerin Rabb’ine kulluk etmeye çağırdığı için, Ashab-ı Kehf gibi zulüm, baskı ve tehditle öz yurdun­dan kovulabileceğini (18/13-16), putçu re­jimlere ve putlara karşı çıktığı için, İbrahim(as) gibi ateşe atılabileceğini (21/51-70), dürüst ol­duğu ve inancının gereğini yaşayıp ondan asla ta­viz vermediği için, Yusuf(as) gibi zulümle zindana atı­labileceğini (12/23-54), despot idarecilere karşı çıkıp onlara hakkı anlattığı için, Musa(as) gibi zorba idarecilerin zulmüne uğrayabileceğini (20/43-73), beşeri şirk düzenlerine karşı çıkıp Kur’an hükmünün egemen olma-sını istediği için, Mu­hammed (as) gibi öldürülmek istenip öz yur­dunu terk etmeye zorlanabileceğini (8/30, 9/13, 28/85, 47/13) bilmeli ve ona göre hareket etmeli­dir.

 

Yorum Yaz