4/3/2009 · Kategori: GÜNCEL

Tevhid ve Şirk Askerleri Arasında Dialog (1)


Tevhid ve Şirk Askerleri Arasında Diyalog (1)

Ebu Muhammed el-Makdisi

            Onunla koridorda karşılaşmıştım. Yüzüne dahi bakmadım ve kendi işlerimle meşgul olmaya devam ettim. Sonra aynı yere döndüğümde onunla yine karşılaştım. Yanyana geldiğimizde bana dedi ki:

            - Hayırdır Şeyh! Selam sabah yok…?

            - Aramızda selam mı var ki…?

            - Evet ya… Şu tağut meselesinden ötürü değil mi?

            - Hayır… Öncelikle bu konu üzerinde daha hassas olman gerekir. Bizler sizin bizzat tağutlar olduğunuzu iddia etmiyoruz. Sözü daha açık söylemek gerekir. Sizler tağut değilsiniz buna karşılık bizzat tağutların destekçisi, tağutların askeri ve tağutların yardımcısısınız.

            - Allah’a yemin olsun ki benim hakkımda böyle şeyler söylemene rağmen ben seni seviyorum ya Şeyh!

            - Ama ben seni sevdiğimi söylersem sana karşı gerçeği gizlemiş olurum. Hayır… Sen üzerinde bulunan şu elbiseyi giymeye devam ettiğin ve şu beşer ürünü kanunları koruyup himaye ettiğin müddetçe benim sana karşı bir sevgim asla söz konusu olamaz. Ancak kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki ben, senin için sadece hayrı seviyorum ve senin için hidayet temenni ediyorum.

            - Bak şeyh! Allah’a yemin olsun ki, ben namaz kılan, Kur’an okuyan bir kimseyim. Ve birkaç güne kadar da umreye gideceğim.

            - Evet öyle ama senin namaz kılman, Kur’an okuman ve buna benzer diğer ibadetlerin Allah’ı tevhid etmedikçe asla kabul olunmaz ki… Bak Allahu Teala müşriklerin namaz, oruç gibi ibadetlerine dair ne buyurmuştur:

            “Onların işledikleri her bir amelin önüne geçip onu havaya saçılmış toz zerreleri yaparız.” (25, Furkan/23)

            Bedenin pisliklerden temizlenmesi ve abdest almak namazın sıhhatinin bir şartı değil midir?

            - Evet

            - İşte Allah’ı Tevhid etme şartı… Namazın Allah tarafından kabul edilmesi için taharet ve abdest gibi şartlardan çok daha önemli bir şarttır. Allah’ı tevhid etme şartı yerine getirilmedikçe kesinlikle ne namaz, ne oruç, ne hac ve ne de umre Allah tarafından kabul görmeyecektir. Sen şimdi Umreye gidiyorsun… Ve yanında kendinle birlikte şirkini de götürüyorsun. Ve Umre dönüşünde de zemzem suyu, misvak ve takkeyle dönerken aynı şekilde şirkini de tekrar yanında getiriyorsun. Şirkinle gidip şirkinle geri dönüyorsun. Muhakkak ki, umre ve hac gibi iyi ameller birçok günahın affedilmesine vesile olabilir ancak şirk müstesnadır. Bu yüzdendir ki, senin namaz kılmaktan, oruç tutmaktan ve haccetmekten önce üzerinde taşıdığın şirki kökünden söküp atman ve Allah’tan başka ibadet edilen her şeyden teberri etmen (uzaklaşman) gerekmektedir. 

- Ya Şeyh! Subhanellah… Sen şirk mi dedin? Sen bizi Allah’tan başkasına ibadet eden, O’ndan başkasına namaz kılan birisi olarak mı görüyorsun? Senin bize müşrik demen vallahi haramdır Şeyh. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kim bir Müslümana kafir derse kafir olur” demiyor mu?

            - Evet… Sen belki de Allah’tan başkası için namaz kılmıyor, oruç tutmuyor ve haccetmiyorsun. Ancak sen bütünüyle teşri (kanun koyma, yasa çıkarma), emretme ve yasaklama noktasında Allah’tan başkalarından emir alıyorsun. Nitekim seninle efendilerin hakkında tartıştığımız da bize hemen “ben emir kuluyum” demiyor musun? Halbuki Allahu Tealâ bak ne buyuruyor:

            “Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hakim ve galip olan bir tek Allah mı?” (12, Yusuf/39)

            Sana gelince… Sen Allah’ın indirdiği kanunlara muhalif şu beşeri kanunları himaye ediyor ve koruyorsun. Halbuki Allahu Tealâ sana tüm bu beşeri kanunları tekfir etmeni, onlardan kaçınmanı emretmişti. Allahu Tealâ şöyle buyurur:

“Andolsun, biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının' (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (16, Nahl/36)

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut'un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onu tekfir etmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.” (4, Nisa/60)

Tağut ise; Allah’tan başka kendisine ibadet edilen tüm putları ihtiva eden genel bir isimdir.  İbadet türlerinden herhangi birisi ile kendisine ibadet edilen ve kendisine yönelik bu ibadetten de razı olan  şeytan, insan ve cin türünden her şey tağuttur.

- Biz kesinlikle Allah’tan başkasına ibadet etmeyiz ki ama…

- Kanun koyma noktasında yapılan bir itaat ibadetin kendisidir. Allahu Tealâ ehli kitaptan için şöyle buyurmaktadır:

“Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” (9, Tevbe/31)

            Ehli kitabın haham ve rahiplerini rab edinmeleri, onlara kanun koyma noktasında itaat etmeleri sebebiyledir. Yine Allahu Tealâ kitabında teşri (kanun koyma) ile ilgili bir başka konudan söz eder. Kurban konusu… Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde müşrikler Müslümanlarla meytenin (ölü hayvanın etinin) durumu hakkında tartışıyorlardı. Müşrikler meyte ile şer’i kesim arasında bir farkın olmadığını iddia ediyorlardı. Allahu Teala şöyle buyurur:

            “Üzerinde Allah'ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısktır. Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına vahyederler. Eğer onlara itaat ederseniz siz de müşriklerden olursunuz.” (6, En’am/121)

- Bizden hiç kimse meytenin (ölü hayvanın etinin) şer’i kesimle kesilmiş hayvan gibi olduğunu söylememiştir ama...

            - Evet… Sizler belki de ölü eti ile şer’i kesimin bir olduğunu söylemiyorsunuz ancak sen ve efendilerin “Alışverişte ancak faiz gibidir” (2, Bakara/275) diyorsunuz. Ve buna binaen efendileriniz faizi mübah olan alış veriş ve ticaret gibi serbest bırakmıştır. Faizle çalışan müesseseler ve bankalar kurmuşlar, faiz üzerine dayalı bir sistemi serbest bırakma ve koruma adına diğer ticari kanunlarda yaptıkları gibi muhtelif kanunlar çıkarmışlardır.

            Senin “kim bir müslümana kafir derse kafir olur” sözüne gelince; bu söz hadis değildir. Ancak hadis şu şekildedir:

            “Kim Müslüman bir kardeşine; ‘Ey kafir’ derse, şayet bu sözü söylediği kişi kafir ise (bir sorun yoktur). Ancak kafir değil ise bu sözü kişinin kendisine döner.”

            Senin bana dediğin söz ile hadis arasında çok büyük fark vardır. Şöyle ki, senin söylediğin “kim bir müslümana kafir derse kafir olur” sözünün manası bir Müslümanın hiçbir zaman kafir olmayacağı şeklinde anlaşılır. Ancak bu doğru değildir. Şayet bir Müslüman küfür lafzını telaffuz ederse, küfür ameli işler ya da küfre itikad ederse kafir olur. Bundan dolayı Allahu Tealâ Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında, kendisi ile beraber Allah yolunda cihad etmek için Tebük seferine çıkan, ancak bununla beraber Kur’an hafızları hakkında dalga geçen insanlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

            “Eğer kendilerine sorarsan -biz sırf lafa dalmış, şakalaşıyorduk- derler. De ki -Allah ile, âyetleri ile ve peygamberi ile mi alay ediyorsunuz- Boşuna özür dilemeyin. Sizler iman ettikten sonra kafir oldunuz. İçinizden bir kısmını affetsek bile bir kısmını suçlarında ısrar ettikleri için azabımıza uğratacağız.” (9, Tevbe/65,66)

            Yine aynı şekilde, fıkıh kitaplarında başlı başına bir konu olarak “Mürtedin Hükmü” konusunu görürsün. Mürted, Müslüman olduktan sonra küfre düşen kimsedir.

            Ancak hadise gelince; hadis şu hususu açıklamaktadır: Şayet bir Müslüman (söz, amel ya da itikad etmek suretiyle) bir küfre bulaşırsa kafir olur. Onu tekfir edenin üzerine bir sorumluluk yoktur. Buna karşılık kendisinde şirk ya da küfür ameli görülmeyen bir Müslümanı tekfir etmek ise büyük bir sorumluluk getirir. Biz ise asla bir Müslümana kafir demiyoruz. Biz ancak tağutların kullarını, onların beşeri kanunlarını himaye eden askerlerini ve destekçilerini tekfir ediyoruz. Tağutlardan beri olmayanların (ayrılıp uzaklaşmayanların),   Allah’ın dinininin, tevhidin yardımcılarını zindanlara atanların, sadece ama sadece “La İlahe İllallah” dedikleri için onlarla savaşanların kafir olduklarını ilan ediyoruz.

            - Tamam güzel Şeyh… Mantıklı… O halde bizler sizin yanınıza geldiğimizde, polislerin ya da subayların size dokunmasını reddedin. Hani bizler necisiz ya!

            Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:

            “Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler.” (9, Tevbe/28)

            Daha sonra ise, Mescidi Haramı tertemiz tutmak ve onu müşriklerin necasetinden koruma adına şöyle buyurur:

            “O halde müşrikler bu seneden sonra artk mescidi harama yaklaşmasınlar.” (9, Tebbe/28)

            Muvahhid bir Müslümanın Allah katında değeri Kabe’den daha yücedir. Ben inanıyorum ki burada kastedilen necaset (pislik) manevi bir necasettir. Yoksa taharet ve abdest gibi bazı ibadetlerin yerine getirilmesi için şart olan zahir bir necaset değildir. Çoğu zaman sizin bedenleriniz zahiren necis değildir. Ancak nefislerinize gelince… Şirkle kirlendiği ve sizler şirkten teberi edip uzaklaşmadığınız sürede temiz değildir. Bize gelince… Öncelikle sayım esnasında bize dokunmanıza engel olmamaya çalışmamızın sebebi zahiri necaset sebebiyle değildir. Çünkü sizler kontroller esnasında bizlere dokunuyorsunuz. Ancak biz, gücümüz yettiği kadar buna engel olmaya çalışıyoruz. Çünkü çoğunuz kibirli ve kendini beğenmiş kimselerdir.

            Görüyoruz ki, çoğu zaman mahkûmları aşağılık bir şekilde hayvan sürülerini sayar gibi sayıyorsunuz. Bizler kesinlikle bunlara razı olacak değiliz. Eğer şu gördüklerimize karşın suskun davranırsak biliyoruz ki, şu an olduğu gibi tepemize çıkmaya çalışacaksınız. Defalarca şahit olduk ki, sizler bir çok mahkuma zincirlerle ve hortumlarla vurarak sayım yapıyorsunuz. Bize gelince… Bizler büyük bir davanın ashabıyız… Allah bizi tevhidle izzetli kıldı. Ve bizler sadece bu tevhid için esir düştük. Esir dahi olsak asla zillete razı olmayız. Ve kesinlikle kız kardeşinin ırzına geçmekten ya da buna benzer suçlardan dolayı burada olan kimselere yaptığınız muameleleri bizlere yapmanıza razı olmayız.

- Ancak Şeyh! Üslubunuz çok kaba ve sert bir üslup. Diğer cemaatin fertleri ise çok yumuşak bir üsluba sahipler. Bizimle tokalaşıyorlar, bize tebessüm ediyorlar. Aslen biz bu güzel üslupları ile bir çok kişiyi kendilerine asker yapmaları endişesiyle onlardan daha çok korkuyoruz. Size gelince… Siz bu sert ve kaba üslubunuzla insanları ancak kendinizden kaçırırsınız.

            - Öncelikle bilmelisin ki, benim gerek sana böyle muamele etmemde ve gerekse seni tevhide davet etmemdeki asıl amaç kesinlikle o bahsettiğin cemaatin yaptığı gibi seni kendime asker yapmak, belirli bir cemaate kazandırmak değildir.  Ancak benim öncelikle hedefim seni şirkin karanlıklarından tevhidin nuruna çıkarmak ve seni ilk davet ettiğim şeye –yani Allah’ı birleyerek sadece O’na ibadet etmeye- davet etmektir. Kesinlikle davetim seni kendime ya da bir başka cemaate asker yapmayı içermemektedir. Bilakis sana olan çağrım tağutların, beşeri kanunların askerliğini terk etmen ve  sadece tevhidin, İslam şeriatinin askeri olmandır. Aynı şekilde böyle bir üslup kullanmam senin açık bir şekilde tevhidi ızhar etmeni istememdendir. Öyle ki bu tevhid sana ilk olarak şirkten ve ehlinden beri olmanı vacip kılmaktadır. Umulur ki Rabbim beni Allah’ın emri gelinceye kadar hak üzere Allah’ın dinini ayakta tutan, kendilerini yardımsız bırakan ve kendilerine muhalefet edenlerin hiçbir şekilde zarar veremeyecekleri taifeden kılar.  İşte sana karşı böyle davranmamın sebebi budur. Kendi hükmünü sana öğretme adına seninle tokalaşmıyor ve sana selam vermiyorum. Sen Allah’ın şeraitini terk ederek beşeri kanunların yardımcılığını yaptığın sürece açık bir şekilde şirk ve küfür içinde olduğunu sana ızhar ediyorum.  Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kurtulman için şirk kanunlarına ve müşriklere yardım etmekten uzak durmaya davet ediyorum.   

            Senin sırtını sıvazlayan, sana karşı yağcılık yapan, seninle tokalaşan, yüzüne gülümseyen, yanlışlarını süsleyen, şirkine razı olan kimselerin aksine işte ben sana böyle davranıyorum. Peki görmüyor musun hangi taife senin daha çok menfaatini istemektedir? Allah’a yemin olsun ki bizler senin hayrını istiyoruz. Bizler bu ülkeye ve onun menfaatini çok daha fazla düşkünüz. Bununla beraber senin kendisine itaat ettiğin, kendi nefsinden çok onları korumaya düşkün olduğun idarecilerinin dahi menfaatini senden daha çok istemekteyiz.

            - Nasıl?

            - Benimle senin, bu ülkenin ve idarecilerinin misali şu şekildedir. Bir tren düşün ki, o treni sizin yöneticileriniz ve onun yardımcıları kullanmaktadır. Son sürat bir şekilde hep beraber rayların üstünde ilerliyorsunuz. Allah korusun bu rayların sonu ise cehennemin dipsiz kuyularından bir çukurdur. Ben ve benim gibi tevhid davetçileri trenin önünde bekliyoruz. İçindekiler o dipsiz çukura düşmesin diye engellemeye çalışıyoruz. Önünü kesmeye uğraşıyor ve size sesleniyoruz: “Allah ile beraber hüküm çıkarmaktan kaçının”, “Allah’a şirk koşmaktan sakının”, “Beşeri kanunları terk edin”, “Faizi haram kılın, zinadan sakının, hak dini din edinin” diye… Peki sen ve senin gibi tağutların ve beşeri kanunların askerleri ne yapıyorsunuz?

            - Sen ve senin gibi davetçiler ezilerek paramparça olsun diye trene daha fazla yakıt ekliyoruz.

            - Evet… İşte sizin durumunuz budur. Beni paramparça etmek, davetimden yüz çevirmek, insanları davetimden sakındırmak ve hep beraber o dipsiz kuyuya düşmek için adeta treni itiyorsunuz. İşte bu şekilde… Ben aslen bu ülkenin ve bu ülkede yaşayanların menfaatini senden daha çok istiyorum. Bütün hayatımı, ömrümü sizin şirkten ve ateşten kurtulmanıza vakfetmişim. Ancak siz buna karşılık, beni ve benim gibi davetçileri zindanlara atıyor, bizlere işkenceler yapıyorsunuz. Üstüne üstlük tüm bunlardan sonra sen Allah’a davette nasıl bir üslup kullanılması gerektiğine dair bana konferans vermeye kalkıyorsun. Sen öncelikle üslup ve diğer fer’i meseleler hakkında konuşmayı bırak ve Allah’a tevbe et, şirke ve beşeri kanunlara yardım etmeyi bırak. Ve şu an içinde bulunduğun hal üzere ölmekten kaçın. Allah’a yemin olsun ki, bu halin üzere ölürsen işte o zaman asla felah bulamazsın.


Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

4/3/2009 · Kategori: GÜNCEL

Tevhid ve Şirk Askerleri Arasında Dialog (2)



Tevhid ve Şirk Askerleri Arasında Diyalog (2)

Ebu Muhammed el-Makdisi


            Bütün hamdler alemlerin Rabbi Allah’a özgüdür. Salât ve selam Allah’ın Rasulü üzerine olsun… Bir tutuklu bana dedi ki:

             “Bugün ailem beni ziyarete gelmişlerdi. Bense o esnada uyuyordum. Beklemişler ancak kimse bana bir haber vermedi. Ve bu sebepten dolayı da ziyaret sürem boşa geçti. Ancak şu kişi  -Allah onu hayırla mükafatlandırsın- ailemin beni tekrar ziyaret etmeleri için kendilerine izin verdi.”

            Bu sözler üzerine “Allah’a hamd olsun. Allah kerimdir” dedim. Gardiyan hemen müdahale ederek “peki ben kerim değil miyim?” dedi. Bu sözüyle tutuklunun, ailesiyle tekrar görüşmesine izin vermesini kastediyordu. Kendisine dedim ki:

            - “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Hiç şüphesiz Allahu (Subhanehu ve Tealâ) bu dini hiçbir nasibi olmayan kimselerle destekler.”  İşte Allahu Tealâ bu şekilde insanların çoğunu kendilerinde Allah’ın dinine yardım etme niyeti olmaksızın bu dine ve Müslümanlara yardım etmeleri için kullanır. Ancak onlar bu yaptıkları ile hiçbir karşılık alamazlar. Baksanıza Kral Fahd b. Abdulaziz’e… Milyonlarca Kuran-ı Kerim basmıştır. Allah onu bu dine hizmet etmesi için kullanmıştır. Ancak o şirk üzere olduğu, kafirleri dost edindiği sürece Allah katında bu yaptıklarından dolayı kendisine hiçbir ecir verilmeyecektir. Allahu Tealâ şöyle buyurmaktadır:

            “Ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (5, Maide/51)

            - Sen bunu nereden biliyorsun ki? Onun hakkında nasıl böyle bir hüküm verirsin? Bunun bilgisi ancak Allah katındadır.

            - Muhakkak ki Allah (Subhanehu ve Tealâ) bunu bize kitabında öğretmiştir. Müşriklerin amellerine dair şöyle buyurmaktadır:

            “Onların yaptıkları her işin önüne geçtik, böylece onu savurulmuş toz zerreleri kılıverdik.” (25, Furkan/23)

            Bu demektir ki, müşrikler hastaneler, mescidler yapabilir, bir çok iyi ve hayırlı amellerde bulunabilirler. Ancak tüm bu yaptıkları amelin sıhhatinin ve kabul edilmesinin ilk şartı olan tevhid ve iman binası üzerine kurulmadığı sürece kabul edilmeyecektir. Her kim Allah’a şirk koşar, müşrikleri dost edinir onların batıl kanunlarına tabi olursa ya da onları himaye eder, muvahhidlere savaş açar ve onlara düşmanlık ederse… İşte böyle bir kimsenin Allah ile hiçbir bağı yoktur. Onun ameli şirkten ve tağutlardan Allah’a yönelinceye kadar kabul olunmaz.

            - Allah’a yemin olsun ki şeyh senin sözlerinin dörtte üçü doğrudur. Ancak diğer dörtte bir olan tağutlar konusuna gelince…

            - İşte bana göre de en önemli ve en güzel olan bu dördüncüsüdür.


Bir gün mahkumlardan biri bana erkeğin avret sınırları ile ilgili bir soru sordu. Bu konuda kendisine çelişkili gelen bazı hadislerin olduğunu söyledi. Bununla beraber çoğu zaman bizim tağutları, yardımcılarını ve taraftarlarını tekfir ettiğimizi duyuyordu. Bu konuda da Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in namaz kılan bir kişinin öldürülmesinin nehyine (namazın kanı koruduğuna) diar hadisini nakletti ve bu konularda kendisine cevap vermemizi istedi. Ona şöyle cevap verdim:

            - Öncelikle erkeğin avret sınırlarına dair olan sorudan başlayalım. Allah sana hidayet etsin. Öncelikle şunu bilmen gerekir ki şer’i naslar arasında bir çelişkinin olması mümkün değildir. Şayet Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeyi emreder ve daha sonra da kendisi bu emrin hilafına bir fiilde bulunursa alimler bu konuda çeşitli yollar tutmuşlardır.

            Bunlardan ilki mümkün olduğunca nasların arasını birleştirmektir. Mesela avret konusunda alimler şöyle demişlerdir:

            Avret yerleri avret-i galiza ve avreti hafife olmak üzere ikiye ayrılır. Avreti galiza, ön ve arka edep yerleridir. Avreti hafife ise edep yerleri dışında kalan baldır ve uyluklardır. İşte bu şekilde bir ayrım senin zahiren birbirine muhalif gördüğün hadisler arasında ihtilafı ortadan kaldırmaktadır.

            Yine alimler bu tür ihtilafları giderme adına “emir amele takdim edilir” demişlerdir. Yani Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir emri ile bir ameli arasında muhalefet varsa öncelikle emrettiği alınır. Zira bazı durumlar sadece Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) has olabilir ancak emirler ümmetin genelini kapsar. İşte bundan dolayı baldırın örtülmesi emir olduğu için esas olan onu örtmektir. Her ne kadar aksi bir uygulama söz konusu olsa bile burada emir esastır.

            Yine hadisler arasında zahiren görülen ihtilafı gidermek için alimler nesh meselesini de zikretmişlerdir. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emriyle daha önce yaptığı bir ameli nesh edilmiş olabilir. Burada hangisinin nasih, hangisinin mensuh olduğunu anlamak için emrin ve fiilin işleniş tarihlerine bakılır.

            Sonuç olarak diyebiliriz ki; baldırların örtülmesi takvanın kemalindendir. Edep yerleri gibi ağır avret değildir.

            İkinci soruna gelince; Allah sana hidayet etsin. Bil ki; tevhidin ve İslam’ın örtülerinden soyutlanarak bu dine yardım etmeyi terk etmek, avret yerlerini açmaktan daha büyük günahtır. Bu yüzden kişinin şirk ve mürted yöneticiler karşısında dinini ve tevhidini muhafaza etmesi avreti muhafaza etmesinden daha önemlidir.

            Namazın kişinin kanını koruması meselesi şu şekildedir. Müslim’de geçen bir hadiste Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Müslümanların başına kötü yöneticilerin geleceğini söyledikten sonra sahabe “Ya Resulullah! Onlarla savaşalım mı?” diye sormuş Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, “Hayır. Namaz kıldıkları sürece savaşmayın” diye cevap vermiştir. Bu alimlerin de işaret ettiği gibi yöneticiler tevhid üzere amel ettikleri sürecedir. Çünkü tevhid olmadan namazın hiçbir değeri yoktur.

            Bilinmelidir ki, tevhid ibadetin şartlarından bir şarttır. Kişi Allah’ı tevhid etmediği ya da eksik tevhid ettiği sürece amelleri kabul olmaz. Bu yüzden amellerin kabulü için tevhid şartı diğer şartlardan daha önemlidir. Bir adam abdest almadan namaz kılarsa sence bu namaz makbul olur mu?

            - Hayır. Namazı batıldır.

            - Evet elbette o kişinin abdestsiz kıldığı namaz batıldır. Çünkü taharet namazın sıhhatinin şartlarındandır. Peki ya en büyük şart olan tevhid söz konusuysa durum ne olur. Nitekim Allahu Tealâ bütün elçilerini tevhidin tebliği için göndermiş ve kitapların tamamıda bu amaca binaen indirilmiştir.

            “Andolsun, biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının' (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (16, Nahl/36)

            “Artık kim tağutu tekfir edip Allah'a iman ederse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (2, Bakara/256)

            Allahu Teala kişinin kurtuluşa ermesi ve ibadetlerinin kabul edilmesi için tağutu inkar ederek Allah’a iman etmesi gerektiğini beyan etmiştir. Ancak kim namaz kılan, oruç tutan ancak bununla beraber tağutları ve onların kanunlarını koruyan, onlara karşı dostluk besleyen tağutlara yardım eden kimseler gibi Allah’a iman ettiği halde tağutu inkar etmezse o kişinin sağlam kulpa sarılarak kurtuluşa ermesi, ibadetlerinin makbul olması kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü ibadetlerin kabul edilmesi için en önemli şart şirkten bütünüyle beri olarak Allah’ı tevhid etmektir. Bu şartı yerine getirmeyen kişinin ne namazı, ne orucu ne de diğer ibadetleri ona fayda vermez. Bu önemli şarta bağlı kalmaksınız ibadet ve amel edenlere dair Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

            “Onların yaptıkları her işin önüne geçtik, böylece onu savurulmuş toz zerreleri kılıverdik.” (25, Furkan/23)

            “İnkâr edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir.” (24, Nur/39)

            Yine Allahu Tealâ bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:

            “O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır. Çalışmış, boşuna yorulmuştur.” (88, Gaşiye/2-3)

            Yani dünyada ibadet etmekten yorulmuş yüzler… Ancak onların akıbetine dair Allahu Tealâ şöyle buyurmaktadır:

            “Kızgın bir ateşe yollanırlar.” (88, Gaşiye/4)

            Çünkü onlar ibadet ederken tevhid şartını yerine getirmemişlerdir. Bu yüzden Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı insanlar bu önemli şartı (tevhidi) yerine getirmeksizin onları namaz kılmaya davet etmemişlerdir. Bilakis öncelikle tevhide davet etmişlerdir. Namaz, zekat gibi şer’i amellerin kesinlikle tevhid olmadan kabul olmayacağını onlara açıklamışlardır. Bunun en açık delili Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Muaz bin Cebel’i (radıyallah anh) Yemen’e gönderirken ona yaptığı şu tavsiyedir:

            “Onları öncelikle Allah’tan başka ilah olmadığına ve benimde Allah’ın resulü olduğuma şahitlik etmeye çağır. –Diğer bir rivayette ise onları sadece Allah’ı birlemeye çağır şeklindedir.- Bu iki şehadette sana itaat ederlerse, Allah’ın kendilerine beş vakit namazı farz kıldığını bildir...”

            Sonuç olarak kişi Allah’ı birlemediği sürece ne namazı, ne orucu ne de sadakası makbul değildir. Bu yüzden senin sorduğun hadiste “namaz kıldıkları sürece onlarla savaşmayın” sözü tevhid şartını yerine getirdikleri sürece demektir. Nitekim abdest olmadan da namazın kabul edilmesi mümkün değildir. Şimdi sana soruyorum “onlar namaz kıldığı sürece onlarla savaşmayın” hadisinde abdestli namaz kılmaktan bahsediyor mu?

            - Hayır

            - Peki abdetsin namaz için bir şart olduğunu nereden biliyorsun?

            - Diğer hadislerden.

            - İşte tevhid içinde aynı şey söz konusudur. Çünkü o şartların en önemlisi, farzların en büyüğüdür. Allah hepimizi hidayete ulaştırsın ve seni içinde bulunduğun bu büyük yanlıştan kurtarsın.

            - Hamd alemlerin rabbinedir. Salât ve selam nebi ve resullerin en sonuncusu olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine olsun.

15-Şevval-1416 h. (5/3/1996m.) tarihinde meclisteki “Halk Özgürlüğü Komisyonu” başkanı Zeyb Abdullah hapishaneyi ziyaret etti. Bu hükümetin güven oyu almasından sadece bir gün sonraydı. Mahkumlar onu istek, rica ve evrak yağmuruna tuttular. Ancak o maalesef İslami dava ile ilgili tutuklu bulunan birkaç kişiden başkasını kabul etmedi. Gezisinin ardından hapishaneden ayrılmadan önce (Allah’ın lûtfu ile) onunla hapishane idaresi önünde karşılaştım. Aramızda şöyle bir konuşma geçti. Ona dedim ki:

           - Biz başkaları gibi senden herhangi bir şey istemek için gelmedik. Ya da hapishane idaresinden, davranışlarından şikayetçi olmak vs. için gelmedik. Çünkü zaten “Kızıl Haç” ve diğer heyetler bu iş için sürekli geliyorlar.  Onlara da hiç bir şey söylemiyoruz, şikayette bulunmuyoruz. Allah bizim Mevlamızdır. Bizi O gözetir. Bizi bu hapishaneden ne siz, ne bir başkası, ne de efendileriniz çıkarmayacaktır. Ancak Allah bunu dilediği zaman herkese inat sadece onun iradesi ile çıkacağız. Biz, sana Allah’ı hatırlatmak ve ona davet etmek için geldik. Biz hiç şüphesiz biliyoruz ki sen buraya bizi düşündüğün için geldin ve eğer bizi bu hapishaneden çıkarmak senin elinde olsaydı çıkarırdın.”

           - Vallahi öyle…

           Bunun üzerine güvenlik görevlilerini ve subayları işaret ederek ona şöyle dedim:

           - Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a andolsun ki; biz de seni ve bu insanları düşünüyoruz. Biz, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen bu hükümetin sizi koyduğu bu hapishaneden çıkarmak istiyoruz. Yani parlamentoya katılmak suretiyle kendinizi hapsettiğiniz o hapishaneden. Çünkü cehennem hapishanesinin yanında bizim içinde bulunduğumuz hapishanenin lafı bile olmaz.

           “Cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan yaptık.” (17, İsra/8)

           Yani sizi şirk ve onun karanlığındaki hapishaneden İslam’ın nuru ve refahına çıkarmak istiyoruz.

           - Sen bana selam vermeyenlerdensin değil mi?

           - Evet sana selam vermiyorum. Çünkü sen;  teşri (kanun koyma) noktasında yönetime katılıyorsun. Beşeri kanunlara bağlı kalacağına dair yemin ediyorsun ve dün Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen bir hükümete güven oyu verdin.

           - Parlamentoda kanun koyma noktasında şunu söylemek isterim. Bu kanunların bir kısmı şeriate muhaliftir bir kısmı ise şeraitle mutabıktır. İşte biz şeriate muhalif olan kanunları reddediyoruz, şeriate muvafık olan kanunları ise kabul ediyoruz.

           - Bu söylediğiniz sözün cevabı oldukça uzundur. Ne olursa olsun kanunlarınız anayasaya uygun olmak zorunda değil mi?. Karşı çıkışınız da ancak anayasa çerçevesinde olabilir. Size bu konuyu ve bu anayasanın küfür anayasası olduğunu ayrıntıları ile açıklayan bir kitap hediye etmek istiyoruz. Onu dikkatlice ve iyice düşünerek okumanızı rica ederim. Güvenlik güçlerine de bir nüsha vereceğim. Allah’tan hem kendimiz hem de sizin için hidayet diliyorum.

           - Allah’dan bize ve size hidayet etmesini diliyorum. Umarım en kısa zamanda Allah sizi hürriyetinize kavuşturur ve bu konuları dışarıda etraflıca görüşür, tartışırız.

           - “Benim için bu sorun değil. Allah’ın sevdiği ve razı olduğu herkesi hidayete ulaştırmasını diliyorum.”

   
Suvaka Hapishanesi /Ürdün 1416h.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

4/2/2009 · Kategori: MAKALELER

Tevhidin Tebliği




Tarih tekerrürden ibarettir. Kuşkusuz bu Allah’ın (cc.) bir sünneti, dünya hayatının değişmeyen bir gerçeğidir. İnsanlık tarihinin başlangıcı aynı zamanda tevhid ve şirkin amansız mücadelesinin, kıyamete kadar sürecek olan Allah’ın taraftarları ile şeytanın yandaşları arasında sürecek olan savaşın da başlangıcı olmuştur. Tarihin her devrinde Allahü Teala, insanlara yol gösterici ve hakka çağıran elçiler göndermiştir. Tarihin her anı ise bu elçiler ile, onlara karşı savaş veren şeytan taifesi arasındaki mücadelelerle doludur. İnsanlara düşen görev ise sürekli tekerrür edegelen tarih içerisinde kendilerine bir yer bulmaktır. Ya Rahman’ın vahyine teslim olup tarihteki tevhid temsilcilerinin bugünkü halkası olacak, yada şeytanın yanında; Allah’ın ve mü’minlerin düşmanlarının safında yer alan bedbahtlardan olacaklardır. İşte tarihin tekerrürü de, dünya hayatı da ancak bundan müteşekkildir. Bu ikisinden ötede ya da arasında üçüncü bir yol mevcut değildir. Hak olan açıkça bellidir, ondan beride ne varsa hepsi ancak sapıklık ve dalalettir.

            Hatırlanacağı üzere Şehadet isimli dergimizin bir önceki sayısında “Tarih Tekerrürden İbarettir” başlıklı bir yazı yazmıştık. O yazımızda “tarih boyunca tevhid mücadelesinin Kur’an’da anlatılan bölümlerine baktığımız zaman gerek rabbani çağrının içeriğinin, gerek rasuller tarafından bu davetin sunuluş tarzının, gerekse de toplumun hakim/otoriter tabakasını oluşturan istikbar güçlerinin, bu rabbani çağrıya karşı koyuş şekillerinin hep aynı” belirterek, egemen cahili sistemlerin tevhidin tebliğine karşı duruş biçimleri hakkında bilgi vermiştik. Bu yazımızda ise Allah’ın izni ile tevhidin tebliğinin tarih boyunca içeriği ve sunuluş tarzı açısından da hep tekrar ettiğini izah etmeye çalışacağız.

            Evet tarih bir tekrardan ibarettir ve tarih devamlı surette Allah tarafından gönderilen elçilerin davetlerinin içeriği ve bu daveti toplumlarına sunuş tarzları açısından tekrar etmiş, bu noktada asla bir farklılık oluşmamıştır. Tüm rasuller aynı amaçla gönderilmiş ve gönderildikleri esasları aynı şekilde toplumlarına ulaştırmaya çalışmışlardır. Ne var ki; günümüz dünyasında toplumların bozulmuşluğu yanında, kavramlar birbirine girmiş, doğru ile yanlış ayırt edilemez olmuş ve her şey içinden çıkılmaz girift bir hal almıştır. Öyle ki, cehalet karanlıkları içerisinde boğulmuş halk kitleleri bir tarafa, Kur’an ve Sünnet ölçüsünde hareket ettiğini söyleyerek, tevhidi düşündüğünü iddia eden, kafalarındaki üç beş kuru bilgi sayesinde kendilerinin müslüman olabileceğini zanneden zavallı müslümanımsılar bile bu kavram kargaşası ve bozulmuşluk içerisinde tarih boyunca aynı şekilde tekrar eden tevhidin tebliği metodundan ve sunuluş tarzından habersiz kalmışlardır. Hakkı açıkca dile getirmek sertlik ve kabalık olarak isimlendirilmeye başlanmış, Şehid Seyyid Kutub’un deyimi ile insanı alnından ve ayaklarından bağlayan “müslümanları tekfir ediyorlar” töhmetine düşürmüştür. Küfür önderlerini ve şirkin elebaşlarını ismen zikretmek kendilerini davetçi ya da İslam çağrıcısı olarak adlandıran bir çok kimseyi korkutmaya başlamış, bu şekilde ortaya konulan bir davet, rabbani hareket tarzına aykırı olmakla suçlanmıştır. Ancak kesin olarak bilinmesi gerekir ki; nasıl  namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetleri belirleme yetkisi Allah’a ait ise ve bu ibadetlerin yapılış şekilleri, her türlü hususiyetleri belirli kurallarla belirlenmiş ise, insanları İslam’a davet etmenin şartları da Allah tarafından belirlenmiştir. Ne davetin içeriği, ne sunuluş tarzı ve ne de mücadelenin şekli hususunda Allah insanları kendi hallerine serbest bırakmamıştır.

            “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (Kıyame Suresi: 75/36)

            Allahü Teala (cc) peygamberler göndermiş ve bu elçiler vasıtasıyla insanları kendisine kulluk etmeye çağırmıştır. Bu elçilerden hiç birisini, yaşantılarını şekillendirme noktasında kendi haline bırakmamış, takip etmeleri gereken yolları eksiksiz bir şekilde ancak kendisi belirlemiştir. Şimdi birileri çıkar da Allah’ın peygamberlerine bile vermediği bu hakkı kendilerinde görürlerde, insanlara sundukları davette, Kuran ve Sünnette bulunmayan bir yol takip ederlerse, ortaya konulan bu hareket İslami bir çağrı olarak isimlendirilemeyecek ya da yapılan bu davet insanları İslam’a davet etmek adını almayacaktır.

            Allah peygamberlerinden bir kısmına kitap vermemiş, bir kısmını da indirdiği kitaplar ile sadık yol göstericiler kılmıştır. İster kitap verilen isterse kitap verilmeyen peygamberler olsun, Allahü Teala’nın (cc) gönderdiği tüm peygamberler toplumlarını, yalnız ve yalnız bir olan Allah’a ibadet etmeye, O’ndan başkasına ibadet etmemeye, sahte rabb’leri inkar etmeye çağırmışlardır.

            Allah Telala kitabı indiriş amacının da, peygamberleri gönderiş amacının da bu olduğunu apaçık belirtmektedir.

            “Bu Kitap Allah'tan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.-” (Hud Suresi: 11/2)

            “Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: -Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin- diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya Suresi 21/25)

            Zariyat Suresi 56. ayette “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyuran Allah Teala tüm toplumlara elçiler göndermiş ve asıl yaradılış gayelerinden sapan insanları asıllarına dönmeleri için uyarmıştır.

            “Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf Suresi: 12/40)

            “Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın...” (Nisa Suresi: 4/36)

            “De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâh'ınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabb’ine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabb’ine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf Suresi: 18/106)

            “Çünkü Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’inizdir. O'na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.” (Zuhruf Suresi: 43/66)

            Bu ayetlerde  yer alan ibadet; hayatın her alanında ölçü ve düzen koyucu, şekillendirici ve yapılacak her işte istisnasız olarak O’nun rızasının aranacağı bir yaşam tarzını anlatmaktadır. Yani ibadet; itaatin kayıtsız ve şartsız olarak yalnız ve yalnız Allah’a yapıldığı bir yaşantıda aslına dönmektedir.

            Allah Teala yalnızca kendisine ibadet etmenin gerekliliğini belirtirken, bu ibadetin ise yalnızca Allah’a ve Resülüne itaat etmekle gerçekleşebileceğini de açıkça anlatmıştır.

            “De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Ali İmran Suresi:3/32)

            “Biz her peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisa Suresi: 4/64)

            “Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (Nuh 71/3)

            İstisnasız her ümmete Allah’ın din olarak gönderdiği ve elçileri vasıtasıyla yalnızca kendisine ibadet etmeye çağırdığı, bu ibadetin ise kayıtsız ve şartsız olarak Allah’a itaat etmekle ve tağutları reddetmekle gerçekleşeceği İslam ancak budur. Davetin aslı ise, insanları tağutları inkar etmeye, sahte rabb’lere itaat etmemeye, Allah’ın rıza göstermediği herhangi bir işte başkalarına itaat etmemeye çağırmaktır. Zira Allah’ın rıza göstermediği bir işte insanlara itaat etmek Allah’tan başkalarına ibadet etmek olacak, sahibini ise cehennem ehli, kafir ve müşriklerden yapacaktır.

            “And olsun ki biz, -Allah'a kulluk edin ve tâğut'tan sakının- diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl Suresi: 16/36)

            “Tâğut'a kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele.” (Zümer Suresi: 39/17)

            Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir. Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara Suresi: 2/256,257)

            Yukarıdaki ayetlerde de açıkça görüleceği üzere Allah her ümmete peygamberler göndermiş ve her peygamberi de, insanları tağutu reddetmeleri hususunda uyarmaları için vazifelendirmiştir. İşte dünya ve ahiret saadetinin yegane yolu, Allah’a kulluk etmenin şekli ve Allah’ın din olarak razı olduğu İslam’ın aslı da budur. Tağutları reddetmeden, onları inkar etmeden yapılacak bir iman sahih bir iman olmayacak, sahibini saadete ulaştırmak yerine ateşin ashabından kılacaktır. Çünkü bu imana şirk karışmıştır.

            “Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler.” (Yusuf Suresi: 12/106)

            “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” (Nisa Suresi: 4/48)

            “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa Suresi: 4/116)

            Tüm bu anlatılanlardan sonra İslam’a girebilmenin ve Allah’a iman edebilmenin ilk şartı olan La İlahe İllallah sözünün aslı ortaya çıkmaktadır. Davetçiler ise insanları İslam’a davet ederlerken tahrif edilmiş içi boşaltılmış, salt bir sözden ibaret olan La İlahe İllallah sözüne değil, Allah’ın vahyettiği ve Rasulullah’ın hayatında şekillendirdiği, ancak Allah’a ve Resulüne itaatle, tağutları reddetmekle, sahte rabb’leri inkar etmekle ve kayıtsız şartsız bir teslimiyetle gerçekleşecek olan La İlahe İllallah sözüne davet etmeleri gerekmektedir. Aksi halde günümüzdeki gibi yüzde doksanı La İlahe İllallah diyen müşrik bir toplum meydana gelecek, insanlar kendilerini hidayette zannederlerken cehennem çukurunun tam ortasında olduklarının farkına bile varamayacaklardır.

            “O, bir gurubu doğru yola iletti, bir guruba da sapıklık müstahak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” (Araf Suresi: 7/30)

            “Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf Suresi: 43/37)

            İnsanları Allah’ın dinine davet ederken dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan bir tanesi hiç kuşkusuz sunulan davetin apaçık ve berrak bir şekilde olması gereğidir. Allahü Teala bir çok ayetinde Rasul’ün görevinin apaçık bir davet olduğunu bildirmiştir.   
      
            “Ortak koşanlar dediler ki: -Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız ondan başkasına tapmazdık. Onun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.- Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlerin üzerine açık seçik tebliğden başka bir şey düşer mi!?” (Nahl Suresi: 16/35)

            “Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır.” (Teğabün Suresi: 64/12)

            Bu ayetler de bahsedilen mübin, apaçık tebliğden kasıt ise hiç şüphesiz daveti insanların anlayabileceği bir dille ortaya koymak, insanların kabul etmesi gereken esasları net olarak onlara hatırlatmak, reddedilmesi gereken esasları en yalın haliyle ortaya koymaktır. Allah’tan gayrı tüm sahte ilahların reddi istenmeli, reddedilmesi gereken putlar ve putperestler birebir ismen zikredilemeli, böylece muhatabların kafasında davetin anlaşılması hususunda zerre kadar dahi olsa bir soru işareti kalmamalıdır. Nitekim Kur’an’ın Mekke’de inen kısımları apaçık tebliğin nasıl yapılacağını gözlerimizin önüne yine apaçık bir şekilde sermektedir. Allahü Teala Kuran’da Mekkeli müşriklerin putlarının isimlerini birebir zikretmiş, insanları açıkça uyarması için peygamberine vahyetmiştir. Rasulullah ise o günün putlarını diline dolamış ve onların batıl olduğunu açıkça ifade etmiştir:

            “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı. Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı.” (Necm Suresi: 53/19,20)

            “(Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman: "Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?" diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.” (Enbiya Suresi:  21/36)

            Bugünün davetçilerine düşen vazife, nasıl her peygamber yaşadığı toplumun putlarına, sahte ilahlarına ve rabb’lerine ismen değinmiş ise aynı şekilde günümüzün Lât, Menât ve Uzzâ’larını topluma açıkça tebliğ etmektir. Allah’ın Kuran’da tağut olarak adlandırdığı Firavun’un günümüz temsilcisinin, TC. parlementosu olduğunun, her parlementerin ise ilahlık iddiasına kalkışmış olan sahte rabb’ler olduğunun ortaya açıkca konması gerekmektedir. Davetçilerin her türbe tekkenin birer şirk yuvası olduğunu bildirmesi, Allah’ın lanetle andığı Ebu Leheb’in günümüz temsilcileri olan küfür önderlerini açıklaması gerekmektedir. Bire bir Atatürkler, İsmet İnönüler, Ecevitler, Çevik Birler ve onlar gibi küfür önderi sapkınlar ismen belirtilerek insanlar uyarılmalıdır. Celalettin Rumi’lerin, Sadrettin Konevi’lerin, Eyüp Sultan’ların, Süleyman Hilmi’lerin,  şucu bucu baba ve anaların ölmüş insanlar oldukları, kendilerine bile fayda veremeyecekleri, kendilerine söylenenleri duyamayacakları, isteyenin de isteneninde aciz olduğu, onlardan fayda beklemenin ise şirk olduğu apaçık belirtilmelidir.

            “Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirlerdekilere işittiremezsin!” (Fatır Suresi: 35/22)

            “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”  (Hac Suresi:  22/73)

            Topluma kesin bir küfür ve şirkin içinde bulunduğu açıkça söylenerek onları İslam dinine davet etmelidir. Toplumu içinde bulundukları karanlık durumdan haberdar etmeli, küfür ve şirklerinden vazgeçerek İslam’a girmeleri istenmelidir. Aksi halde kendisini müslüman zanneden toplum ne küfür, ne de şirk işlediğini kabullenmeyecek, kendilerini belki günahkar olan müslümanlar olarak isimlendirecek, hidayette olduklarını zannederken şirkin en derin bataklığına saplanmaktan kurtulamayacaklardır.    

            Nitekim Allahü Teala Mekke’de Rasülüne, kendilerini İbrahim (a.s)’ın dinine nispet eden, doğru yolda olduklarını iddia eden Mekke halkına karşı şirk üzere olduklarını ve kafirler olduklarını açıkça yüzlerine vurmasını istemiş, Kafirun suresinde bu isteğini Rasulüne “De ki” emri ile bildirmiştir. Resulullah’da Allah’ın bu emri uyarınca Mekke’nin kendilerini hidayette zanneden müşrik toplumuna karşı açık bir şekilde şunları söylemiştir.

            “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (Kafirun Suresi: 109/1,6)

            Yine Kur’an’ın Mekke’de inen kısmında o günün küfür önderi ve elebaşısı Ebu Leheb ve karısı ismen anılmış, onun cehennem ashabı olduğu bildirilmiş, bu bildiri ise Rasulullah (s.a.v) tarafından bizzat dile getirilmiştir. Acaba bu ayet bugün nazil olsa idi yine Ebu Leheb’mi anılırdı yoksa bugünün küfür önderlerine mi ismen değinilirdi?

            İşte günümüz İslam davetçilerine düşen de bu açıklıkta tevhidi sunmaları, tıpkı Rasulullah’ın (s.a.v) yaptığı gibi müşrik ve kafir kimselerin kimlikleri kendilerini hatırlatılmalıdır. Küfür önderleri ve onların yardakcıları birebir ismen zikredilemeli, bu küfürlerinde devam ettikleri takdirde ebedi cehennemlik olacakları kendilerine hatırlatılmalıdır.  Bu asla bir kabalık, bir sertlik değil bilakis rahmet ve merhametin ta kendisidir. Zira rahmet, Allah’ın indirdiklerinde, Rasulullah’ın örnekliğine tabii olmakta mevcuttur. Allah’ın indirdiğinden gayrı bir hareket ancak sapıklıktan ve delaletten başka bir şey değildir.
 

  Tevhidin tebliğinde bu açıklık net olarak Hz. İbrahim’in tevhidi sunuşunda da görülmektedir.

            İbrahim (a.s), Allahü Teala tarafından Kuran’da yumuşak huylu ve hilim sahibi olarak nitelendirilmektedir.

            “Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” (Tevbe Suresi: 9/114)

            “İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi.” (Hud Suresi: 11/75)

            Yine İbrahim (a.s) bu sevgi ve merhametinden dolayı babasına hitaben “babacığım” diye seslenmektedir:

            “Kitap'ta İbrahim'i an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi. Bir zaman o babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah'a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum.” (Meryem Suresi: 63/42-45)

            Ancak yumuşak huylu, hilim sahibi olan İbrahim (a.s), söz konusu Allah’ın dinini açıkça tebliğ etmek olunca bakınız bu görevi nasıl ifa etmektedir:

            “İbrahim, babası Âzer’e: -Birtakım putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum- demişti.” ( En’am Suresi 6/74)

            “İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: -Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi inkar ediyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mümtahine Suresi: 60/4)

            “Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: -Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?- demişti. Dediler ki: -Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.- Dedi ki: -Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz.-” (Enbiya suresi: 21/51-54)

            “(İbrahim dedi ki:) Yuh olsun! Size de Allah’tan başka taptıklarınıza da. Hala akıllanmayacakmısınız?” (Enbiya Suresi: 21/67)

            Bu ayetlerden açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki; İbrahim (a.s), bizzat put yapıcısı babasına ve putperest kavmine karşı daveti tüm çıplaklığı ile ortaya koymakla kalmamış, babasının ve kavminin içinde bulundukları durumu yüzlerine karşı açık bir şekilde “Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” diyerek dile getirmiştir. Yine kavminin putlarını diline dolamış durmuş, “Yuh olsun! Size de Allah’tan başka taptıklarınıza da” diyerek hem kavmini, hem de kavminin ibadet/itaat ettiği canlı cansız tüm putlarını aşağılamış, onların aciz varlıklar olduklarını ortaya koymuştur. Nitekim kavminin “İbrahim adında bir gencin, ilahlarımızı diline doladığını duymuştuk” söylemi İbrahim (a.s)’ın bu sahte ilah ve rabb’lere karşı tavrını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

            İşte Allahü Teala’nın bizlere kendisinden örnek almamızı istediği İbrahim (a.s)’ın daveti ve işte yumuşak huylu ve hilim sahibi olmak... Şimdi birtakım kimseler çıkıp ta “yumuşak olmak lazım. İslam hoş görü dinidir. İnsanlara kafir, müşrik ve sapık diyerek onları kendimizden uzaklaştırmamalıyız” gibi gazeller okumaya kalkarlarsa deriz ki : “Bizim yolumuz İbrahim’in ve Muhammed Aleyhisselamın yoludur. Bizce takip edilmeye layık, taviz veremeyeceğimiz yegane tek yol budur. Sizde dilerseniz doğru yola gelin, dilerseniz de kendi yanınızdan uydurduğunuz metotlarınızda sabit kalın. Allah bizleri doğru yola iletmişken sizin hevalarınıza uymak bizim için olacak şey değildir.”

            “İbrahim'in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? And olsun ki, biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.” (Bakara Suresi:  2/130)

            “İşlerinde doğru olarak kendini Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmiştir.” (Nisa Suresi: 4/125)

            “Sonra da sana: -Doğru yola yönelerek İbrahim'in dinine uy! O müşriklerden değildi- diye vahyettik.” (Nahl Suresi: 16/123)

            “De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.” (Enam Suresi: 6/161)

            Artık bu hususta da fazlaca söze gerek yoktur. Zira yüce Allah Şöyle buyurmaktadır:

            “Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kuran’dan sonra hangi söze inanacaklar?” (Araf Suresi: 7/185)

            İşte apaçık olan sahih bir tebliğ böylece yapılacak işte o zaman ancak Allah’ın rızasına ulaşmak mümkün olabilecektir.

            Burada yeri gelmişken davette gizlilik prensibi üzerinde de durmakta fayda vardır. Bugün bazı kimseler Rasulullah’ın, vahyin ilk dönemlerinde 3 yıl boyunca gizlilik yaptığını, daha sonra davetini açıkca dile getirdiğini öne sürerek toplumsal bazda açık bir tebliğin yapılmasının İslam’ın hareket metoduna uymadığını, öncelikle en yakınlarımızdan başlamak suretiye ferdi planda bir davetin ortaya konulması gerektiğini söylemektedirler.

            Bilinmesi gerekir ki; İslami harekette gizlilik davetin bizzat topluma sunuluşunda değil, bilakis müslümanlardan oluşan İslami hareketin teşkilatsal yapısındadır. Zira İslami hareket öncelikle içerisinde bulunulan sistemin hakim/otoriter tabakasına karşı bir direniş, aynı anda topluma karşıda bir ıslahat hareketidir. Kur’an’ın, İslam’ın hareket metodunu açıklayan ayetlerine baktığımızda bu çok açık bir şekilde görülmektedir. Tüm rasuller Allah’tan aldıkları esasları öncelikle toplumun hakim/otoriter tabakasına sunmaya başlamışlar, aynı zamanda toplumlarına karşıda bir ıslahat mücadelesi vermişlerdir. Ve bu noktada ne davetlerinin başlangıcında ne de devamında asla daveti gizleme gibi bir tavır sergilememişlerdir. Rasulullah (s.a.v)’in bir müddet gizli davet yaptığını ileri sürmek, Allah Rasulü’nün tarih boyunca hiç değişiklik arzetmeyen ve aynı şekilde devam eden tebliğ metodundan farklı bir yol takip ettiğini ileri sürmek olacaktır ki, Rasulullah (s.a.v) böyle bir şeyden tamamen münezzehtir.
 
            Kur’an da bahsedilen davet önderlerine baktığımızda yukarıda zikrettiğimiz esasları görmemiz çok çabuk olacaktır. Bırakın rasulleri, Kur’an’da zikredilen Ashabı Kehf ve Ashabı Karyetin davetçileri bile böyle bir gizliliğe sığınmamışlardır.

            Ashabı Kehf davetçileri sekincileri köpekleri olmak üzere toplam yedi kişiydiler. Ve karşılarında koskoca bir Roma İmparatorluğu vardı. Buna rağmen bu kutlu davetçiler “güçlenip, kuvvetlenmemiz lazım. Onun için bir müddet gizlenmemiz gerekir” şeklinde martavallar okuyarak Allah’ın dinini sunma noktasında şahsiyetsiz ve karaktersiz bir şekilde gizlilik ayaklarına sığınmamışlardır.

            Ve yine Ashabı Karyetin’in büyük şehidi Habib bin Neccar... O’da bu daveti duyar duymaz koşmaya başlamış, kavminin karşısına geçerek çok açık bir şekilde hiçbir gizliliğe yer vermeden, müstehar isimler kullanmadan hakkı haykırmış ve bu tavrıyla da Allahü Teala’nın müjdesine nail olmuştur:

            “Ona -cennete gir- denildi. O -ne olurdu kavmim bilseydi. Rabb’imin beni bağışladığını ve beni ikram olunan kullardan kıldığını- dedi.” (Yasin Suresi: 36/26-27) 

            İşte İslama davet bu şeklide hiçbir gizliliğe yer vermeyecek bir şekilde müstekbir tabakaya karşı bir direniş, topluma karşı da bir ıslahat hareketidir. Davetin başlangıcının direniş olduğu düşünüldüğü zaman davetçinin, gerek davetinin, gerekse de kimliğinin gizlenmesi gibi saçma bir durumun İslam’ın hareket metodunda kesinlikle olmayan bir durum olduğu daha net anlaşılacaktır.

            Davetin bu şekilde apaçık, net ve mübin bir şekilde sunulması ile birlikte toplumun yönetici tabakasını oluşturan istikbar güçleri bütün güçleri ile bu daveti engellemeye çalışacaklardır. Fakat davetçiler asla haktan taviz vermeden, eğilip bükülmeden Allah’ın kendilerine gösterdiği o apaçık hidayet yolunu gizlemeden kafirlerle en güzel şekilde mücadele etmelidirler. Davetçi için davetten vazgeçmek ya da kaçmak söz konusu değildir. Gerçekten de Kur’an da anlatılan tüm davetçiler güçlerinin yettiği son hadde kadar kafirlerle mücadeleden vazgeçmemişlerdir.

            “Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir!” (Hud Suresi: 11/32)

            “(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.”    (Nahl Suresi: 16/125)

            “Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.” (Kamer Suresi: 54/9)

            “(Sonra Nuh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim; Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra, ben kendilerine haykırarak davette bulundum. Sonra, onlarla hem açıktan açığa hem de gizli gizli konuştum.” (Nuh Suresi: 71/5-9)

            “Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabb’ine davet et. Asla müşriklerden olma!” (Kasas Suresi: 28/87)

            Tevhid’in tebliğinde diğer önemli bir husus ise şudur: Tevhide tebliğ, ancak ve ancak Allah’ın rızası için yapılmalı, bu noktada asla dünyevi bir menfaat elde etmeye çaılşılmamalıdır. Çünkü tüm davet önderleri yüklerinin Allah tarafından kendilerine verilmiş bir görev olduğu bilinci ile hareket etmişler ve davetleri karşılığı dünyevi bir menfaaat asla beklememişlerdir. Günümüz davetçileri de davetlerini salt Allah’ın rızasına ulaşabilmek bilinciyle yapmalı, asla ve asla davetlerine karşı bir ücret ya da dünyevi bir çıkar beklememelidirler.

            “İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an) âlemler için ancak bir öğüttür.” (Enam Suresi: 6/90)

            “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabb’idir.” (Şuara Suresi: 26/109,127,145,164,180)

            "Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir." (Yasin Suresi: 36/21)

            Sonuç olarak bir kısmını verdiğimiz ayet meallerinden de açıkça anlaşılacağı üzere davetin şekli bellidir. Davette metod, üslup, davetçinin yapması ve yapmaması gereken tüm ayrıntılar tamamıyla belirtilmiştir. Allah’ın övdüğü davetçilerden herhangi birinden de aksi bir davranış söz konusu bile olmamıştır.

            Nuh (as), İsa (as), Musa (as), Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Karye ve Muhammed (sav) hep aynı kaynağa itaat eden davetçilerdir.

            Firavunlar, Hamanlar, ileri gelen mutlu azınlık, Ebu Cehiller, Ebu Lehebler ve bunların günümüz temsilcileri olan TC Parlementosu, sermayeye sahip olanlar, medyası, Diyanet İşleri, İnönüler, Ecevitler, Baykallar da hep yine aynı kaynaktan beslenen şeytanın askerleri olan zorbalardır.

            Allah’a hamd olsun bizler vazifemizi biliyoruz. Rabb’imizden bizi hak olan yolunda sabit kılmasını dileriz. Bize düşen ancak apaçık bir uyarıdan başkası da değildir.

            “ Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabb’ine giden bir yol tutar.” (İnsan Suresi: 76/29)

            “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: -Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır.” (Şura Suresi: 42/15)

            Hamd doğuda ve batıda ibadet/itaat edilmeye tek layık  alemleri Rabb’i olan Allah’a mahsustur.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

17/1/2009 · Kategori: MAKALELER

Ey Vahyin Çocukları! DİRENİN…


Ey Vahyin Çocukları!

DİRENİN…

            Tek bir ümmet olarak Allah'ın nurunu söndürmeye çalışmalarına rağmen "Kafirler hoşlanmasalar dahi…" (61, Saff/8) nurunu tamamlayacağını vadeden alemlerin rabbi Allah'a hamdolsun. Salât ve selam tarihin her döneminde hak üzere Allah yolunda mücadele edecek Müslümanların varlığını bizlere haber veren ve "Onları yalnız bıra¬kanlar veya kendilerine mu-halefet edenler, onlara hiç bir şekilde zarar veremezler" buyurarak mü'minlerin kalbine sebatı aşılayan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem)'in, O'nun ailesinin, ashabının ve kıyamet gününe kadar O'nun sancağını taşıyanların üzerine olsun.

            Hiç şüphesiz ki 11 Eylül günü büyük şeytan ABD'nin kendi evinde bütün dünyanın gözü önünde gururunun kırılması dünya tarihinin seyri açısından yeni bir başlangıç olmuştur. Kan emici bir sülük misali İslam topraklarından faydalanmayı kendisine adet edinmiş ABD, bu olayı bir fırsat bilmiş ve "Büyüklük olumsuz durumlardan kârlı çıkmayı bilmektir" mantığı gereğince ilk iş olarak masum Afgan halkının topraklarını işgal etmiştir.

            Ancak işgalin ardından işinin pek de kolay olmayacağını gören ABD, hemen müttefiklerini yardımına çağırmış ve "Bu bir haçlı savaşıdır" diyerek de savaşın adını koymuştur. Artık ya haçlılarla beraber olmak vardır ya da haçlıların karşısında olmak…

            Elbette tüm dünya Müslümanları, ABD'nin bu çağrısına sessiz kalmamışlar ve saflarını hiçbir kapalılığa gereksinim hissettirmeyecek derecede açık ve net olarak ilan etmişlerdir. Müslümanların safı ancak ve ancak haçlılara karşı mücahidlerin safı olmuştur.

            Mustazaf İslam ümmetinin göstermiş olduğu bu şahsiyetli ve erdemli duruşu ne yazık ki İslam coğrafyasının yöneticileri gösterememişler, kendilerini Müslüman olarak isimlendirmelerine rağmen İslam'dan fersah fersah uzak olduklarını açıkça ızhar ettikleri gibi insanlık, şahsiyet ve karakter gibi erdemli vasıflardan da ne kadar yoksun olduklarını tüm dünyanın gözü önünde sergilemişlerdir. Nasıl ki İslam ümmeti hiçbir kapalılığa yer vermeyecek şekilde saflarını mücahidlerin yanı olarak belirlemişse, bu yöneticiler de açık, net ve sarih bir şekilde saflarını belirlemişler, ABD'nin kuyruğunda yer almayı kendilerine saf olarak tercih etmişlerdir. Ve artık dünya iki safa ayrılmıştır… Haçlılar ve onların karşısında duran İslam ümmeti…

            “İşte şu ikisi Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki düşmandırlar." (22, Hac/19) 

            İlk etapta ABD İslam ümmetinin kendisine karşı topyekûn bir direniş sergileyeceğini hesaba katmamış, yandaşlarından sadece askerî alanda destek istemekle yetinmiştir. Ancak Allah'a verdikleri ahdi yerine getirme adına İslam coğrafyasının dört bir tarafından bu topraklara akın ederek şehadete koşan, şahitlik ettikleri gerçekleri bilfiil dile getirmek isteyen mü'minlerin tarihe geçecek bir direniş göstermeleri ABD'nin özellikle Afganistan'da ve arkasından da Irak'ta bütünüyle köşeye sıkışmasına, umduğuna ulaşamamasına neden olmuştur. İster istemez bunun neticesinde ise büyük şeytan ABD, müttefiklerinden yeni siyasi taleplerde bulunmuş, müttefiklerinin kendisine gereken her türlü desteği vermemelerini onlardan istemiştir.  Bununla birlikte kendi safında yer almama gibi bir gaflette bulunma ihtimali olan devletlere de aba altından sopa göstermeyi ihmal etmemiştir.

            ABD'nin askeri ve siyasi taleplerine olumlu cevap verenlerin başında hiç şüphesiz T.C devleti ve özellikle de AKP hükümeti gelmiştir. Müslümanlarla sadece Afganistan'da ve Irak'ta savaşılmamasının gerektiğini, bu savaşın dünyanın her bir karışında ve topyekûn olarak sürdürülmesinin lüzumunu açıkça dile getiren ABD'nin bu talepleri kısa sürede Türk Hükümeti katında olumlu cevap bulmuş ve artık Müslümanlar kendi ülkelerinde dahi adım adım takip edilmeye başlanmış, sistemin kolluk kuvvetleri tarafından fişlenme altına alınmışlardır.

            T.C Emiyet(siz) Güçleri tarafından Müslümanlara karşı ilk olarak 2002 yılının Şubat ayı başında Konya ve Bursa merkezli olmak üzere küçük çaplı operasyonlar yapılmış, Müslümanlar o güne kadar isimlerini dahi bilmedikleri örgütlere üye olmak iftirasıyla tutuklanarak ceza evine gönderilmişlerdir. Ancak özellikle AKP hükümetinin iktidara gelmesi ve yine bununla beraber Türkiyeli mücahidlerin cihad bölgelerine akın akın hicret etmesi ve orada ABD güçlerine büyük kayıplar verdirmesi ister istemez gerek ABD'nin gerekse onun kuklası AKP'nin bütün dikkatlerini Türkiye'ye sınırları içine çevirmiştir. 


Cephede erkekçe Müslümanlara karşı göğüs göğse savaşamayacağını anlayan ABD suyu kaynağından kesmeyi murat etmiş ve bu amaçla Müslümanların cihad bölgelerine hicret edememesi adına ülkelerinde göz altına alınmalarını, tutuklanmalarını talep etmiştir. İşte ABD'nin bu talebi onun emrini hazır kıta yerine getirme görevini kendisine din edinmiş AKP hükümeti tarafından eksiksiz yerine getirilmeye başlanmıştır. İlk etapta yılda bir veya iki kez Müslümanların evlerine tecavüz eden, zindanlarını ümmetin gençleri ile doldurmaya çalışan demokratik diktatörlük ABD'nin bu isteğinden sonra haddini aşmıştır. Artık namus, ırz, şeref ve haysiyete yönelik bu saldırılar neredeyse ayda bir yapılır hale gelmiştir. Özellikle son dönemde sadece belirli bölgelerle sınırlı kalmayan operasyonlarda en ilgi çekici nokta operasyonların medyanın gözü önünde yapılması olmuştur. Özellikle yazılı ve görsel medya operasyonlara büyük yer vermiş ve bu şekilde zaten bütün medyayı elinde bulunduran AKP hükümeti ABD'ye karşı ne denli itaatkâr bir hizmetçi olduğunu tüm dünyaya duyurmuştur. Bununla beraber medyada çıkan haberlerde ilginç nokta Müslümanlara yönelik adice iftiraların ön plana çıkarılması olmuştur. Bundan 3 yıl önce Konya merkezli olmak üzere Türkiye'nin 5 ayrı ilinde düzenlenen ve yaklaşık 48 kişinin gözaltına alındığı operasyonda Müslümanların devlet yöneticilerine suikast düzenleyecekleri ve yine aynı şekilde kimyasal madde üretiminde bulunan fabrikalara bombalı saldırılarda bulunacakları iftiraları hemen hemen bütün yazılı ve görsel basında ilk haber olarak yer almıştır. Aradan çok zaman geçmeden Gaziantep operasyonu düzenlenmiş,  uzun yıllardır şehir içinde PKK'ya dahi silah sıkmayı beceremeyen kolluk kuvvetleri bu operasyonda bütün insanlık ilkelerini göz ardı ederek Müslümanları şehit etmiştir.

            Ve arkasından tüm Türkiye'de operasyonlara hız verilmiş, ülkenin birçok yöresinde Müslümanlar ABD'nin arzularını tatmin edebilme adına tağutların zindanlarında esaret altına alınmıştır. Elbette bunlar bilinçli olarak yapılan bir oyunun parçalarıdır. Özellikle son operasyonlarda Müslümanlara, toplumun gözünde değersiz bir konuma sokma adına gasp, hırsızlık gibi iftiraların yönlendirilmesi her devirde tevhid erlerine karşı savaşan cahiliyenin genel ahlakından başka bir şey değildir.

            Ancak tüm bu gayretler İslam ümmetinin üzerinde hiçbir olumsuz neticeye sebep olmamış bilakis Müslümanlar kendilerinden "Sadece Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmeleri nedeniyle intikam alındığının" (85, Buruc/8) bilinciyle davalarına karşı daha bir samimiyetle sarılmışlardır. İşte tam bu noktada bütün Müslümanların yakînen bildikleri bazı gerçekleri "O halde hatırlatmak fayda verirse hatırlat" (87, Ala/9) emri gereğince ve hatırlatmanın mü'min gönüllere fayda vereceği bilinci ile burada maddeler halinde tekrar dile getirmekte yarar vardır. 

  O Halde Ne Yapmalı?

            1- Öncelikle topyekûn İslam ümmetine karşı savaş açan kafirlerin güç ve kuvveti karşısında acziyete düşmememiz, hedefimizden sapmamamız, gayret ve cehdimizi terk etmememiz gerekmektedir. Bizler Allah (sb)'nın “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (2, Bakara/249) buyruğunu gönüllerine nakşetmiş bir ümmetin temsilcileriyiz. Bu yüzden kafirlerin bizden sayıca çok olmaları, teknik olarak büyük imkanları barındırmaları, bizlerde kesinlikle zerre kadar bir ümitsizliğe ve gevşekliğe yol açmamalıdır. Zira;

            “Kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (12, Yusuf/87)

            2- Bu savaşta galibiyetin ancak Allah'ın yardımına bağlı olduğu bilinci devamlı surette zihinlerde canlı tutulmalıdır. Allah'ın yardımından mahrum kalmanın ise sonucunun dünyada ve ahirette hüsran olduğu unutulmamalıdır. 

            "Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler" (3, Ali İmran/160)

            3-   Zaferin Allah'ın yardımına bağlı olduğu esası bizleri "Allah kimlere yardım eder?" sorusuna doğru cevap bulmaya sevketmelidir. Zira bu soruya vereceğimiz doğru cevap ve bu cevabın pratize edilmesi zaferin temel anahtarıdır. Ve Allah (sb) bu sorunun cevabını da bizlere net ve sarih olarak şu şekilde bildirmiştir:

            "Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır." (47, Muhammed/7)

            Bilinmelidir ki Allah'ın yardımı ancak Allah'ın dinine yardım etmeye azmedenlere yöneliktir. Aynı zamanda bu mü'minlerin sağlam temeller üzerinde yürüyebilmelerinin de kesin bir şartıdır. O halde ilk etapta "Allah kimlere yardım eder?" sorusunun doğru cevabı "Allah kendi dinine yardım edenlere yardım eder" şeklinde bulunduktan sonra ikinci aşamada "Ben nasıl bu dine yardım edebilirim?" sorusunun cevaı aranmalıdır

            4- Mutlak surette her birimizin Allah'ın dinine yardım etme adına yapabileceğimiz birçok şey vardır. Bunların başında ise davet, tebliğ ve irşad faaliyetleri gelmektedir. Şayet bilfiil cihad bölgelerine giderek Müslümanlarla beraber şeytanın taraftarlarına karşı cihad etmeye çeşitli sebeplerden dolayı nail olamamışsak dahi bulunduğumuz yerde Allah'ın dinini hiçbir kapalılığa yer vermeksizin haykırmak, şahitlik ettiğimiz esasları bütün çıplaklığıyla dile getirmek temel görevimiz olmalıdır. Bilinmelidir ki, davet, tebliğ ve irşad faaliyetleri cihad ahkamının icrasının temel direğidir. Bu yüzden Allah (Subhanehu ve Tealâ) "Ve onlara karşı (Kur'an'la) büyük bir cihad ver" (25, Furkan/52) buyurarak kafirlere yönelik tebliğ, davet ve irşad faaliyetini cihad amelinin en üst mertebesi olarak vasıflandırmıştır. Unutmamamız gerekir ki bugün İslam topraklarının bütünlüğü adına savaşan, Müslümanların namuslarını koruma adına canlarını siper eden mücahidler dün kendilerine yapılan açık tebliğler sonucunda İslam şuuruna erişmişlerdir. Bugün tebliğ, davet ve irşad çalışması sonucunda davaya kazandıracağımız her yeni bireyin cihad ahkâmının bilfiil icra edildiği topraklarda filiz açacağı gerçeğini bir an olsa dahi zihnimizden çıkarmamamız gerekmektedir. Bundan dolayı her Müslümanın, bütün gücü ile ve meşru bütün vesilelere sarılarak davet, tebliğ ve irşad çalışmasına katılması, bu çalışmadan zerre kadar dahi ödün vermeksizin bir hayat sürdürmesi temel ve başlıca görevidir. 

5- Allah'ın dinine yardım sadece tebliğ, davet ve irşad faaliyetleri ile sınırlı kalmamalıdır. Bunun yanı sıra daha yapılması gereken birçok görevlerimiz mevcuttur. Bunların başında ise emanetlerimize sahip çıkmak vardır. Zira bizler biliyoruz ki emanetlere gereken özeni göstermeyenler ve emanetlere riayet etmeyenler nifaktan bir haslet taşımaktadırlar. Emanetlere hıyanet etmek öncelikle bize yönelik Allah'ın yardımının kesilmesine sebep olacaktır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah'ın yardımının bizden uzaklaşması ise düşmanların galibiyeti ve zaferin avuçlarımızın arasından uçup gitmesi demektir.

            "Eğer Allah yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir?" (3, Ali İmran/160)   

            Ey İslam ümmeti! Gerek cephede savaşan, gerek şehid olan, gerekse de şu an tağutların zindanlarında esaret altında bulunan bütün Müslümanların kadınları ve çocukları bizim üzerimize asli bir emanettir. Onların namusu bizim namusumuz, onların şerefi bizim şerefimizdir. O halde tüm İslam ümmetinin, kendi namuslarına ve şereflerine sahip çıkmaları hem dinlerinin hem de insanlıklarının asli bir gereğidir. Üzerinde yaşadığımız şu topraklarda ihtiyaç sahibi bir tane şehit, mücahid ve esir ailesi kalmamalıdır. Onlar açken tok geceleyenler, nefisleri için arzu ettiklerini onlar için arzu etmeyenler, şehid, mücahid ve esirlerinin ailelerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmeyenler, onlar şu kış soğuğunda üşürken sıcak yuvalarında keyif çatanlar vallahi iman etmiş kimseler değillerdir. O halde acilen bir seferberlik ilan edilmesi ve bütün Müslümanların zaruri ihtiyaçlarının dışında kalan mallarını şehid, mücahid ve esir Müslümanların ailelerine sevketmeleri iman etmelerinin kaçınılmaz bir gereğidir.

         
  6-
Dua ibadetin kendisi ve mü'minin silahıdır. Duasız mü'minin misali silahsız savaşçının misalinden farksızdır. O halde atılması gereken ilk adımlardan bir tanesi de gece ve gündüz demeksizin dua silahına sarılmaktır. Özellikle zor ve sıkıntılı zamanlar yapışılması gereken sabah ve akşam kunutları asla ihmal edilmemeli, böyle günlerde her mü'minin zorunlu olarak ifa etmesi gereken gece kıyam ve secdeleri dualarla süslenmelidir. Dualarımızda Allah'tan devamlı surette af ve mağfiret dilememiz, günahlarımızdan ve nefsimizin kötülüklerinden Allah'a sığınmamız, yeryüzünün neresinde olursa olsun tüm Müslümanlar için zafer niyaz etmemiz ve kafirlerin kahrolması adına Allah'a yalvarıp yakarmamız gerekmektedir. Aklımızdan biran bile çıkarmamamız gereken temel esas duamız olmadan rabbimizin bize hiçbir surette değer vermeyeceği esası olmalıdır.

            "Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin." (25, Furkan/77)

           
7-
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bizlere, bir çıkış yolu ve işlerimizde kolaylık olması adına açık bir kapı göstermiştir. O kapı takva kapısıdır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem) ise "Allah'a yemin olsun ki insanlar ona sarılırlarsa o tüm insanlara yetecektir" buyurarak bizleri takva kapısından girmeye davet etmiştir.

            "Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu açar." (65, Talak/2)

            "Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah ona işinde bir kolaylık verir." (65, Talak/4)

            Bugün içinde bulunduğumuz şu zor ve sıkıntılı durumdan çıkış sağlamamız ancak takvaya sarılmamızla mümkündür. Ve yine bu çıkış yolunun kolaylaşması da takva ile mümkündür. Takva ise kulun Allah'a karşı sorumluluklarının bilinci ile hareket etmesidir. Kul düşünürken, konuşurken ve hareket ederken devamlı surette Allah'a karşı kendisini sorumlu hissetmeli ve Allah'ın razı olmayacağı amellerden kaçınarak Allah razı edecek amellere sarılmalıdır. İşte bugün içinde bulunduğumuz şu durumdan kurtuluşun yegane anahtarlarından bir tanesi takva elbisesine bürünmektir.

         
  8-
Hatırlamamız gereken diğer bir husus ise Müslümanlar arasındaki ihtilafın körüklenmesi ancak şeytanın bir planıdır. Nitekim Müslümanlarla mücadele etme adına kurulan komisyonun bu noktada aldığı ilk karar Afganistan'da mücahidlerin direnişini kırabilme adına Arap mücahidlerle Afganlı mücahidlerin arasında akîdevî alanda fikri ayrılıklar ve ihtilaflar çıkarmak olmuştur. Bu kararın hemen arkasından Suud tağutunun belamları Afganistan halkının akîdevi ve ameli alanda büyük sorunları olduğunu, kabirlerden yardım dileme gibi şirk amellerinin varlığını dile getirmeye başlamışlardır. Diğer taraftan itikadi olarak Maturidi itikadına sahip olmaları sebebiyle büyük bir dalalette olduklarını mırıldanıp durmaktadırlar. Yine İslam ümmeti arasında İrca ve Havariç çekişmesinin altında yatan temel etken de şeytan dostlarının bu sinsi planlarıdır. Bundan dolayı özellikle bugün bizlerin gerek reel, gerekse internet ortamında aramızda ihtilafa ve kutuplaşmalara sebep verecek konuları gündemde tutmaktan sakınmamız temel görevimizdir. Allah'a yemin olsun ki İslam ümmetinin fertlerinin arasında ittifak ettikleri hususlar ihtilaf ettikleri hususlardan çok daha fazladır. Ve mutlak surette bilmemiz gerekir ki ihtilaflarımızım temel çözüm noktası İslam bayrağının dalgalanması ve tağutların yeryüzünden sökülüp atılmasıdır.

            O halde aramızdaki ihtilafları gidermenin en kolay ve de geçerli yolu bu ihtilafları gündemden kaldırarak bütün gücümüzü İslam bayrağının dalgalanması ve yeryüzünde fitnenin kaldırılması noktasına odaklamaktır.

Sonuç olarak; tevhid ve şirk savaşı insanlığın tarihi ile aynı yaştadır. Bu savaş bugün yeni başlamış bir savaş değildir. Allah'ın göndermiş olduğu nebiler kervanı bu savaşın öncülüğünü zerre kadar tereddüt etmeksizin yerine getirmiştir. Ve bu savaş bugün aynı hızıyla devam etmektedir.

            Özellikle şu üzerinde yaşadığımız coğrafyada son dönemde Müslümanlara yönelik baskı ve zulüm politikasının artması hiç birimizi şaşkınlığa sevketmemelidir. Zira bu, tevhid ve şirk savaşının doğal bir sonucudur. Önemli olan ise bizlerin bu savaşta yerini alması ve üzerine düşeni hiç bir şekilde vakit kaybetmeksizin yerine getirmesidir.

            Küfür tek millettir. Onlar tek bir millet olarak Müslümanların en kutsallarına saldırmaya devam etmektedirler. Diğer bir ifade ile onlar küfürlerinin gereğini yerine getirmektedirler. Bize düşen ise İslam olmamız ve kendimizi Müslüman olarak isimlendirmemizin tabî bir gereği olarak sorumluluklarımızı yerine getirmemizdir.

            Bırakalım kafirler hayvanlar misali diledikleri gibi hareket etsinler. Müslümanların hanelerine tecavüz etmek, Müslümanlara silah doğrultmak, ümmetin gençlerini zindanlara atmak gibi Allah'ın öfkesini celbeden amellerle oyalanıp dursunlar. Biz ise sadece ama sadece Rabbimizi razı edebilme gayretinde olalım. Yaşadığımız şu günün büyük bir imtihan günü olduğunu ve bu imtihanı kazanmanın ise durmaksızın Allah'ın dinine yardım etmeğe bağlı olduğu bilincini biran içinde olsa aklımızdan çıkarmayalım.

            "Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır." (47, Muhammed/7)

            Hiç şüphesiz yüce Allah doğru söylemiştir.

            "O halde dileyen Rabbine varan bir yol tutsun." (78, Nebe/39)


Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

13/10/2008 · Kategori: GÜNCEL

İslam Gençlerine Acil Çağrı

                       


   Hamd Alemlerin Rabbinedir. O Rahman ve Rahimdir. Din günün sahibidir. Mülkü dilediğine verir, dilediğinden çekip alır. Dilediğini yükseltip aziz kılar dilediğini alçaltır zelil eder. Hayır O’nun elindedir ve O her şeye kadirdir. Salat ve Selam Resullerin efendisi muttakilerin imamı yegane komutan, merhametin ve savaşın peygamberi kıyamet saatine yakın bir zamanda kılıçla gönderilmiş olan ve şöyle buyuran Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in üzerine olsun.

            “İ’yne  ile alışveriş yaptığı¬nız, öküzlerin peşine takılıp çiftçilikle yetindiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah size bir zillet verir ve yeniden dininize dönmedikçe sizden onu kaldırmaz.” 

            Ey Gençler!

            Dört sıfat vardır ki, siz olmadan var olamaz, sizsiz harekete geçemez ve çabanız olmadan meyve veremez. Bu sıfatlar iman, ihlas, hamaset ve ameldir.

            “Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip -Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim- dedi.” (28, Kasas/20)

            İman bu adamın kalbini doldurmuş ihlas gönlünü arıtmış, hamaset (gayret) çabasını yüceltmişti. Onun amelinin cevheri dosdoğru bir nasihatçi olmaktı. İşte bu adamın adamın sorumluluğu sizin de sorumluluğunuzdur. Çabası size de farzdır. Yaptığı iş ümmetin geçtiği bu önemli merhalede sizin üstlenmeniz gereken roldür. Bundan dolayı ümmetin, sizin  üzerinizdeki hakkı kat be kat artmıştır. Sizin omuzlarınızın üstünde duran ümmetin emaneti her zamankinden daha fazladır artık.

            Ey Gençler!

            Bu yankılanan haykırışlar...  Bitmez tükenmez olaylar...  Ard arda gelen felaketler... Bütün bunların sebebi içinde bulunduğumuz karanlık gecelerdir ve ümmetimizi bitkin düşüren öldürücü yaralardır. Eğer Allah yolunda cihadı terk etmemiş olsaydık hiç biri başımıza gelmezdi. Kalplerimiz dünya sevgisine daldı, ölümü kerih gördü... Peki ya sonuç ne oldu?

            Kalplerimizi dolduran bir korku, başımızı eğdiren bir zillet, burnumuzu sürten bir değersizlik, kibrimizi kıran bir bozgun… Ve (bilin ki) zaafın bütün hallerini taşıyan bu durum ancak ve ancak muhlis çabalarınızla değişebilir. Kendinizi adamanızla, cihadınızla ve fırtınaya, sele karşı Allahu Teala’nın şu sözünü haykıran duruşunuzla değişebilirsiniz ancak…

            “Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: "...Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (2, Bakara/249) 

  Ümmetin haline, halkınıza, toplumunuza bir bakın...

            Alay konusu oluşumuzdan başka bir şey görebiliyor musunuz? Rabbimizin şeriatından başka şeriatlere mahkum. Şehvet ardında koşar olmuşuz, topraklarımız çiğnenmiş, ırzımıza geçilmiş, mallarımız gaspedilmiş, ülkelerimizde dinimizin şeriatı atıl olmuş.

            Öfkenin gazabından kurtulmuş tek bir kişi görebiliyor musunuz? Sömürgeciliğin hilelerinden, bütün uzuvlarımıza kadar işlemiş ihanetin entrikalarından başka bize ne kaldı? Kendimizi aldattığımız keramet hangi keramettir? Kendimizi avuttuğumuz şeref hangi şereftir? Düşmanlarımızdan istediğimiz barış hangi barıştır? Hangi menfaati elde etmeyi umuyoruz? Hem sonra neden korkuyoruz?  Niçin korkuyoruz? Kimden korkuyoruz?  Ve ne zamana kadar korkacağız? Kesildikten sonra kuzuya kasabın ne zararı dokunabilir ki?

            “İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun.” (3, Ali İmran/175)

            Ey Gençler!

            Kapımızdaki bu yıkıcı savaş sadece canımızı alıp bedenlerimizi parçalamayacak, onun bir amacı da yeryüzüne belalar musallat etmektir. Topraklarımızı çiğnemek, zenginliklerimizi gaspetmek, Yahudi ve Haçlıların menfaatine olacak şekilde İslam dünyasını değiştirmektir.

            Bu savaş düşünmemize fırsat bırakmayacak kadar size yakındır. Seçme hakkımız yok. Ne yapacağımıza karar verecek kadar ya da bizden istenenin ne olduğunu büyüklerimize danışacak kadar bir mühlet tanımıyor bize…

            Ey Gençler!

            Bugün yapmamız gereken tek bir şey var. İkinci bir şık, bir alternatif yok. O olmadan kurtuluş yoktur. İşte bu SAVAŞ’tır.

            “Artık sen Allah yolunda savaş, kendinden başkasıyla yükümlü tutulmayacaksın. Mü'minleri hazırlayıp-teşvik et. Umulur ki Allah, küfredenlerin ağır-baskılarını geri püskürtür. Allah, 'kahredici baskısıyla' daha zorlu, acı sonuçlandırmasıyla da daha zorludur.” (4, Nisa/84)

            Yüz yüze kaldığımız düşman Yahudi ve Haçlılardan müşterek bir düşmandır. Hiç kimse onların küfürleri noktasında zerre kadar bir kuşku içinde değildir. Ve bizlere; Müslümanlara ne denli düşman oldukları, bizim kökümüzü kurutma adına ne denli hırslı oldukları aşikârdır. Hedefleri ve amaçları apaçık ortadadır. Niyetleri sarihtir. Onlar niyetlerini açıklamaktan çekinmiyorlar ve bununla eğleniyorlar. Amaçlarını gerçekleştirmek yolunda önlerine çıkan herkese savaş ilan ediyorlar.

            İşte onlarla savaş en büyük sorumluluktur ve Allah’a yakınlaştıran en büyük ameldir. Kim onlarla yakınlık kurar tek bir sözle dahi olsa onlara yardım eder ve arka çıkarsa İslam ümmetine savaş açmış ve küfre girmiştir.

            Dualarımızın sonu; bütün hamdler alemlerin rabbi olan Allah’a özgüdür.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
İslami Siteler Birliği islami ilahi siteleri islami siteler sesli kuran okuyan siteler islami forum ilahi ezgi mp3 radyo
islamiweb.net

Site Ekle sempatiklist.com Müslümanca Yaşamın Olduğu Yer islami sohbet İslami ve Temiz İçerikli Siteler Listesi islami Siteler